İçeriğe geç

FABIA RS’LE BİR HAFTA SONU

Pazar’lardan nefret ederim. Sıkıcıdır, kasvetlidir Pazar günleri. Yıllardan beri düzelmedi aram Pazar günleri ile. Ve yine bir Pazar sabahı saat 9 civarında, uykusuz geçen bir gecenin ardından kendimi Gaziantep-Şanlıurfa yolunda 80 km/s hızla ilerlerken buluyorum. Garip olansa, sıkıcı olması gereken bu sabah ruhum aşık olmuş ergen kıvamında hop oturup hop kalkıyor. Hikayeyi başa sarıp tane tane anlatma zamanı. Okumaya devam edin!

Bir sabah, Gaziantep Autoshow Fuarı’nda Skoda etkinlikleri kapsamında Burak Çukurova’nın Fabia RS ile yapacağı aktivite için telefonla davet aldım. Fuarda kulübümüzün standı olduğundan zaten oradaydım ve uzun zamandır merak ettiğim, test sürüşü yapmak için İstanbul’a gitmeyi planladığım Fabia RS’i gördüm; akşama ise direksiyonu ellerimdeydi.

Öncelikle, kısaca bu minik canavardan bahsetmek istiyorum. Belirtmem gereken ilk şey, fotoğraflarda gördüğünüz aracın fuar organizasyonları için özel olarak giydirildiği ve standart RS’te çıkartmalar bulunmadığıdır. (Bkz. Google) Aracın geriye kalan her yeri stok. Herhangi bir modifiye söz konusu değil. (2 gün boyunca onlarca insanın “Modifiyeli mi?” sorusunu cevapladığım için özellikle belirtmek istedim) 1.4 litrelik motoru 180 hp güç ve 250 nm tork üretiyor ve bu veriler 7 ileri DSG şanzıman ile birlikte aracın 0-100 km/s hızlanmasını 7.3  saniyede tamamlamasını sağlıyor. Sıkıcı kısım bitti, eğlenceli kısım başlıyor!

RS ile Cumartesi akşamı buluştuk ve fazla zamanımız yoktu zira başka fuar aktiviteleri için Pazartesi günü Gaziantep’i terk edecekti. Evimin yolunu tuttum, rahat kıyafetlerimi giyip yarış ayakkabılarımı ayağıma geçirdikten sonra beni bekleyen bomboş dağ yollarına doğru sürmeye başladım. İlk izlenimlerim aracın görünümünün diğer Fabia’lara oranla çok farklı olmamasıydı. Fark, gaz pedalını döşemeye yapıştırdığım ilk anda ortaya çıkmış ve kısa bir duraksama anından sonra görünmeyen bir süper kahraman aracı ön dingilinden tutup delice hızlandırmaya başlamıştı. Daha önce 7.3 saniyeden daha kısa sürede 100 km/s’ye ulaşan sedanlar kullanmıştım fakat konu düz yol hızlanması değil, his…

Birkaç köy geçtim ve hemen her yerini ezber olduğum yollara ulaştım. Önce sakin ve yavaş bir geçiş, sonra hızlı ve son olarak limitlere yakın geçişlerin ardından söylemek istediklerim var: Bu otomobil kafadan kaymıyor! Evet pek çok viraj girişinde sert frenajdan sonra arkası koptu ve inanılmaz eğlendim fakat RS’in ön kısmı daima güven vermeye devam etti. Koltukların yanal destekleri, aracın zaman zaman dört tekerleğinin yerden kesildiği ya da virajların dış tarafında kalan lastik yanaklarının bana küfür ettiği anlarda bile sürüş keyfimin bozulmamasını sağladı. DSG’ye gelecek olursak dar U virajların ardından, viraj çıkışlarında uygun vitesi bulmakta bazen problemler yaşıyor fakat direksiyondan da kontrol edilebilen şanzımanın vites geçişleri gerçekten çok düzgün ve limitlerde gezerken yola daha iyi odaklanmanızı sağlıyor. Çok beğendiğim bir başka durum da aracın frenleri… Viraj girişlerinde beynimdeki kan alnıma yapıştı yahu! Sürüşle ilgili tek üzücü nokta ise, depresif ergenler gibi içine kapanık direksiyondu.

Bol adrenalinli bir dağ sürüşünden sonra yorgun kollar ve yorgun gözlerle eve geldiğimde sırtımın terden ıslandığını fark ettim. Otomobil sporlarıyla uğraşanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Standart bir binek aracın sırtımızı terlettiği pek azdır. Bu durum genelde yarışlarda yaşanır. RS’le geçirdiğimiz güzel gece böyle sonlanmıştı.

Ertesi sabah kız arkadaşımla birlikte Gaziantep-Şanlıurfa yoluna doğru sürdüm. Adrenalin, hız, ESP lambası gibi kavramlar çok uzaktaydı zira trafikte gazlayan biri değilim ve aklımdaki sorunun cevabını arıyordum: “RS ne kadar az yakabilir?” Sorumun cevabını almam çok uzun sürmedi: “Siz 80-90 km/s ile ilerlemeye söz verin, RS 100 km’de 5 litre benzin tüketmeye söz versin.” Güzel anlaşma…

Ortalama 5.5 litrelik tüketimle Birecik’e ulaştık. Fırat Nehri’nin kıyısına kurulmuş bu şirin ilçeyi ilk görüşümdü ve oldukça beğendiğimi söylemeliyim. İlçe merkezindeki dar sokaklarda yaptığımız küçük gezintide gözler hep üzerimizdeydi. Nereye gidersek gidelim, illa ki RS’i süzen birileri vardı.

Şirin köyler ve çok da şirin olmayan köy yolları geçtik, köylü çocuklarla otomobil muhabbetleri yaptık ve köylerde yetişen meyvelerden satın aldık. Eski Halfeti’ye çok kalmamıştı.

Halfeti’nin tarihi M.Ö. 855 yılına kadar uzanıyor. Şehir, Yavuz Sultan Selim zamanında fethedilene kadar Asur’lara, Yunan’lara, Süryani’lere ve Arap’lara ev sahipliği yapmış ve 1954 yılında ilçe olmuş. Günümüzde ise büyük kısmı Birecik Barajı’nın suları altında kalınca ortaya ciddi turizm potansiyeli olan bir ilçe çıkmış. İlk fırsatta görmenizi öneririm.

Suların yuttuğu tarihi köy, birkaç dağın arasında ve çukurda kalıyor. Bu, bol virajlı bir iniş yoluyla aynı anlamı taşır. Etrafta kimsecikler yok. Viraj girişlerinde, poşetten çıkıp arka koltukta dans eden narlar hariç herşey yolunda ve çok eğleniyoruz. ESP lambası zaman zaman göz kırpsa da tehlikeli bir durum yok ve işte geldik.

İlçedeki tarihi camiyi ve tarihi evleri gezerken gördüğüm ATV turları tabelasından sonra tarihi de unuttum doğayı da. Hemen iki bilet aldım ve barajın etrafında, sular altında kalan köyleri kapsayan 10 km’lik ATV turumuz başladı. Çok keyifli bir turdu fakat daha fazla anlatmak istemiyorum zira ATV bahsi başka bir yazıya konu olacak kadar kapsamlı.

Dönüş yolunda Birecik’te bir yemek molası verip, Fırat Nehri’nin kıyısına kurulu balık restoranlarından birine girdik. Orada yediğim balık; lezzeti, servis kalitesi ve yanındaki salata ve soslarıyla o zamana kadar yediğim en iyi fiyat/kalite oranına sahip balıktı. Kesinlikle nefisti. Balık yemek için Birecik’e gitmeyi düşündürecek kadar nefis… Sanırım yemek yorumlama işini Vedat Milor’a bırakıp RS’e dönmeliyim.

Tıpkı en iyi fiyat/kalite oranına sahip balık gibi bu yolculuk bana en iyi fiyat/kalite oranına sahip başka bir şeyi de gösterdi: Fabia RS… 50.000 TL’lik fiyat etiketiyle satılan bir aracın bu kadar hızlı, eğlenceli ve çok yönlü olabilmesi, yediğimiz nefis balıktan sonra ödediğim 25 TL kadar memnun ediciydi. Bu yüzden ertesi sabah aracın anahtarını Skoda bayiine bırakırken çok da mutlu değildim. Özledim seni çirkin ördek yavrusu.

Reklamlar

1 reply »

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Next track: Enter Sandman
Amerika'da üretilmiş bir otomobil okyanusu aşarak vatanına döner ve dünya bir sokaklığına güzel bir yere dönüşür. Münih | 2017
İlk darbeyi alan tampon durur. Gövde hareketine devam eder. Gövde durur. Sürücü hareketine devam eder. Ön cama çarpan kafatası durur. Beyin hareketine devam eder. Sonra her şey durur. Güzellik hariç. Güzellik durmaz.
Arkadaşım telefonda şunları söyledi: "Bir spor otomobil üretildiği dönemde yapabildiklerini yirmi yıl sonra da yapabilmelidir." İyi ifade edilmiş harika bir düşünce... M3 doksanlı yıllarda amatör sürücülere ve süpersporlara yaptıklarını bugün aynı ustalıkla tekrarlayabilen bir genç klasik. İşte bu yüzden çok kıymetli ve satılık değil.
#streetstyle
Cape Town'dan Münih'e kadar, 17.000 km yolu üç ayda geride bırakan ve ömrünün son günlerini BMW merkez ofisinin girişinde geçiren Percy ile tanışın. Yarım milyon kilometrelik yaşamı yakında buradaki geri dönüşüm merkezinde son bulacak.
İtalya'nın kuzeyinden başlayan ve İsviçre'ye uzanan San Bernardino Geçidi zorlayıcı coğrafyaları birbirine bağlamakla kalmıyor, aynı zamanda iki ulus arasındaki birçok kültürel farkı gözler önüne seriyor. Öyle ki geçidin tırmanışından evvel gördüğünüz çevre ve insan manzaraları diğer tarafta bambaşka bir hal alıyor. İki ucun arasındaki kıvrımlar ise tek kelimeyle şöyle tanımlanabilir: Gerçeküstü. Şimdi daha da kuzeye sürüp sırasıyla Avusturya ve Almanya sınırlarını geçmem ve eve dönmem gerek. Yorucu kilometreler kelimelere dönüştüğünde tekrar görüşürüz!
Burada olmayı ilk kez istediğimde henüz ehliyetim yoktu... Üç büyükler yani Susten, Grimsel ve Furka böylece geride kaldı ve ölmeden önce yapılacaklar listemden bir kalem eksildi. Sürüş notlarım yakında blogumda olacak...
Bruno Sacco was here.
%d blogcu bunu beğendi: