Skip to content

VW SCIROCCO İLE MARMARA SAHİLLERİNDE

Marmara sahillerinde Volkswagen Scirocco ve ismini aldığı ılık bahar rüzgarlarıyla yaptığım 1500 km’lik yolculuğun hikayesine geçmeden önce bu yolculuğu yapmamı sağlayan VW Gaziantep Bayii Şahintaş Otomotiv’e peşinen teşekkür ederim.

30 Mart Cuma günü sabahı, yerden 14.000 feet yukarıda, Scirocco ile geçireceğim üç günün planını yapmaya çalışıyordum fakat beynimin kıvrımlarında hız yapıp odaklanma problemi yaşamama neden olan bir soru vardı: “Scirocco’nun sürüşü, Scirocco’nun duruşu gibi olacak mı?” Daha önce umut bağladığım bazı otomobiller beni hayal kırıklığına uğrattığı için fazla beklentiye girmeyip, yapacağım sürüşü bekledim.

Ayaklarım tekrar yere basıp Sabiha’dan çıktığımda, fırtına mavisi rengi ve interlagos jantlarıyla ötede beni bekleyen bebeği gördüm. “Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa!” demeye hazırlanıyordum ama Allahım, bu otomobil gerçekten güzeldi. Kayıtsız kalınmayacak bir güzellik… Yanına vardım, otomobili bize getiren kibar VW yetkilisiyle tanıştım ve ön yolcu koltuğunu fotoğrafçıma bırakıp (Nezaketten değil, arka kısmı merak ettiğimden) otomobilin sağ arka koltuğuna oturdum. Arka tarafın bir coupe için oldukça tatminkar olduğunu söylemeliyim. Diz ve baş mesafesiyle ilgili herhangi bir sorun yaşamadım fakat dizimin ön koltuğa, başımın tavana değmemesi huzurlu bir yolculuk yapmamı sağlamadı çünkü o an şiddetle direksiyonun gerisine kurulmayı arzuluyordum.

Koltuk-ayna ayarları ve eşya yerleşiminin ardından Marmara’nın etrafını dolaşacağımız rotanın ilk durağı olan Gebze’ye doğru yola koyulduk. Orta şeritten sakin sakin ilerlerken, direksiyonunu tuttuğum güzelle ilgili ilk dikkatimi çeken noktalar şunlar oldu: İç mekan tasarımı aracın dışı kadar çarpıcı olmaktan ziyade klasik VW havası ve kullanışlılığına sahip, koltukları çok güzel ve görüş açılarına alışmak biraz zaman istiyor.

Gebze’de verdiğimiz öğle yemeği molasının ardından tekrar yola çıktık ve üstünde “Körfez” yazan bir tabela, hiç aklımda yokken, içimdeki Stig’i ortaya çıkardı. Kısa zaman önce yeniden faaliyete giren Körfez Pisti’ni görmek istiyordum ama bu ziyaret planda olmadığı için, gaz pedalını döşemelere yaklaştırıp tempoyu biraz artırdım. 1.4 litrelik TSI’ın 160 hp gücü ve 240 nm torku, asfaltı parçalayacak bir performanstan ziyade ılık bir rüzgar estirip, tatlı bir tebessüm uyandırıyordu. Toplamda 162 beygirle birlikte Körfez Pisti’ne vardık ve fazla kasmadan attığım birkaç turun ardından Scirocco’nun bir “yol otomobili” olduğunu, pist sürüşleri için biraz yumuşak kaldığını anlamıştım.

Körfez’den çıkmış, Gölcük’e doğru devam ediyorduk. Bir ara sağımda oturan fotoğrafçım Kutalmış’a döndüğümde yüzünün Rosso Corsa renklerine büründüğünü gördüm. Yediklerinden biri dokunmuş, her yanı kıpkırmızı olmuştu. O an sert ve gürültülü bir frenle durup, onu dışarı attıktan sonra patinajlarla yoluma devam etmek istediysem de bir yol filminde olmadığımız için kendisini doğruca Gölcük Devlet Hastanesi Acil Servisi’ne götürdüm. Bense acil koridorlarını koklamak yerine, daha güzel kokuların peşine düşmüş, Gölcük’ü tepeden gören bir dağın yamaç yollarında, usul usul yağan yağmur eşliğinde dağ havası soluyordum. Hastaneye dönüş yolunda ise Scirocco’nun marifetlerini görme zamanı gelmişti. Enli iz genişliği ve alçak ağırlık merkezi, otomobilin ıslak zeminli u virajları yutmasını sağlarken, her virajda aracın gövde kontrol yeteneğine saygım biraz daha artıyor, hayal kırıklığına uğramadığım için pis pis sırıtıyordum.

Süpermodel kıvrımlarına sahip Karamürsel sahil yolunu ve Yalova’yı geride bırakıp Bursa’ya doğru devam ederken bulutlar güneşle tutuştuğu kavgayı kazanmış, yağmur iyiden iyiye yağmaya başlamıştı. Uludağ’ın meşhur dağ yollarında birkaç güzel fotoğraf çekmek umuduyla kahverengi “Uludağ” tabelasını takip ettim. Yükselti arttıkça yağmur bastırıyor, yer yer sis etkili oluyordu. Yaklaşık 15 km tırmandıktan sonra yağmur, yerini kara bırakmıştı. Her virajda hayatın kaygıları uzaklaşıyor, yerine safkan sürüş zevki geliyordu. İnişler, çıkışlar, ıslak ve karlı zemin, yağmur sesine karışan motor sesi… Fotoğrafçım birbirinden güzel fotoğraflar çekerken, ben hayatımın unutulmaz sürüş tecrübelerinden birini yaşıyordum.

Bursa’dan sonra, yağmur bizi uzun süre yalnız bırakmadı ve vakit geceyarısına yaklaşırken, konaklamak üzere Bandırma’ya girdik. Bandırma’nın en güzel otelinde kalmak umrumda değildi fakat Scirocco kesinlikle Bandırma’nın en iyi otoparkında kalmalıydı. Ucuz otel odamdan gördüğüm pahalı otopark manzarasına son kez bakıp, günü noktaladım.

Ertesi sabah Bandırma’da yaptığımız kahvaltı ve sahil yürüyüşünün ardından Erdek’e doğru yola çıktık. Kapıdağ Yarımadası’nın sahil yollarında fotoğraflar çektik, zeytinlikleri dolaştık ve yolumuza devam etmek üzere tekrar Bandırma’ya döndük. Gözlerimiz bozkır sarısına öyle çok alışmıştı ki solumuzdaki denizanası cenneti bile bizde “Dust in the wind” etkisi bırakıyordu ve bu moddan hiç çıkmadan Biga ve Lapseki üzerinden Çanakkale’ye doğru devam ettik.

Akşamüzeri Eceabat feribotunun içinde yolculuk ederken aklıma İlyas Salman’ın Sarı Mersedes filmindeki feribot sahnesi geldi ve huylanıp derhal aracı terk ettim. Boğazın sert esintisini ısıtmakta cılız kalan güneş yavaş yavaş alçalırken tek isteğim, hava kararmadan önce Şehitler Abidesi’ne ulaşmaktı. Feribottan indik ve Gelibolu’nun muhteşem yollarında, burnumda çam kokuları, kulağımda Scirocco’nun sesiyle abideye doğru ilerliyordum. Bu defa hissettiğim, sürüş zevkinden fazlasıydı. Gelibolu, insanın içini bir tuhaf yapıyor; biraz gururlu biraz mahzun hisettiriyordu.

Güneşe Şehitler Abidesi’nde veda ettikten sonra yeniden İstanbul yollarına düştük. Scirocco’ya iyiden iyiye alışmış, yolculuğun tadını çıkarıyordum. Otomobil, gaz pedalıyla olan münasebetimi seviyeli tuttuğumda, 5.5 litrelik yakıtla 100 km gitme sözü veriyor; ayarı biraz kaçırınca Ajda Pekkan’ın “İçiyorum” şarkısını mırıldanmaya başlıyordu. Gaza ne kadar basarsam, şarkıyı o kadar net duyuyordum. Birkaç saat sonra İstanbul’a vardık ve yorgun bedenlerimizi rahatsız çekyatlara bıraktık.

Geçmiş zamanda yazılmış hikayemizin ardından, sizlere Scirocco ile ilgili test notlarımı da aktarıp yazımı noktalayacağım. Otomobille ilgili aklımda kalan tek olumsuz nokta 18 inçlik jantlar… Virajlarda çok iyi yanal tutunma sağlasa da, uzun yolculuklarda yarattığı yol gürültüsü rahatsız edici oldu. Eğer sıkça uzun yol yapıyorsanız 17 inçlik jantları tercih etmeniz isabetli olacaktır. Şimdi ise iyi haberleri sıralıyorum: Scirocco, “Otomobilim Adriana Lima gibi görünsün, sportif ama şehir içinde kullanımı rahat ve ekonomik olsun, satın alırken ÖTV yüzünden canım yanmasın ve 4 kişiye rahatça yolculuk ettirebilsin” diyenlerin otomobili. Bir tanesini satın almak istiyorum; mümkünse R olsun!

Kutalmış Mehmet’in 80 fotoğrafından oluşan galeriye aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Reklamlar

2 replies »

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: