Skip to content

HAYATIMA GİREN İLK OTOMOBİLLE YILLAR SONRA YENİDEN BULUŞMAK…

İnsan olduğumu, Dünya’da yaşadığımı ve beni dünyaya getiren anne babamı yeni yeni fark ettiğim günlerdi. Bebeklik çağımı atlatmış, yaşadıklarımı yıllar sonra hatırlayabileceğim kısma geçmiştim. Babamın beyaz bir arabası vardı ve sorduğumda isminin Favorit olduğunu söylemişti. Bilirsiniz, o yaşlarda ne öğrenseniz beyninize kazınır; düşünür de düşünürsünüz. Ben de uzunca bir süre Favorit’le ilgilendim. Şeklini şemalini, babamın onu kullanırken neler yaptığını, neyin ne işe yaradığını uzun uzun incelemekle geçti günlerim. Trafikte diğer araçlara bakıyor; otomobillerin de insanlar gibi çeşit çeşit olduğunu anlıyordum fakat arka sağ camdan gördüğüm ilk Favorit’le birlikte kıyameti kopardım: Kelimeleri bire bir hatırlamasam da “Aynısından onlar da var amaaa!” tarzında bir tepki koydum ve annem yanaklarımı sıkıştıra sıkıştıra sevdikten sonra “mass production” kavramının beynimdeki temel atma törenini gerçekleştirdi. Takip eden aylarda ise trafikte gördüğüm her Favorit’in ardından “Anne bak bizim arabadan!” diye haykırıyordum. Şimdi düşünüyorum da aynısını çocuğum bana yapsa “Tamam bi’ sus geri zekalı der; ağzını ortasına bi’tane çakardım!” Neyse ki ağzımın ortasına çakan olmadı ve ailem büyük bir sabırla ilk çocuklarıyla ilgilendi. Hikayenin devamında ise “Tüm otomobiller Favorit değilse, onların isimleri ne?” süreci var fakat konumuz dahilindeki kısım burada bitiyor.

Gördüğünüz üzere hayatıma giren ilk bebek, Skoda Favorit’tir ve bu otomobilin benim için ne kadar özel olduğunu tahmin edersiniz. Geçen hafta sona eren kısa yaz tatilimde iki güzel otomobil kullanma fırsatım oldu. Biri geçenlerde yazdığım 1971 Opel Kadett; diğeri ise gıcır gıcır bir Favorit idi. Kilometre sayacı henüz 78 bini gösteren bu otomobil yıllar boyu yaşlı bir amcayı sadece hafta sonları taşımış; kalan zamanlarda ise kapalı garajda muhafaza edilmiş. Adam öldükten sonra mirasını paylaşamayan sığır çocukları da otomobili satmaya karar -nerden baksan tutarsızlık; nerden baksan ahmakça- vermişler. Sevgili arkadaşım Bağcıvan ile yolları tam bu noktada kesişen Favo’, son 7 yıldır Konya’da devam ediyor hayatına.

Favo’ ile ilgili bazı özel bilgiler bitti; biraz da herkes için geçerli olan ilginç bilgilerden söz etmek istiyorum. Tasarımı Bertone tarafından hazırlanan araç, Skoda’nın ilk önden çeker otomobili. Bertone kısmına şaşırdıysanız şunu da dinleyin: Otomobilin motor yerleşimi ve süspansiyon ayarlarında Porsche imzası var. Evet bildiğimiz Porsche… Dahası Nissan, Renault, GM, Peugeot, Volkswagen, Ford ve Citroen’in yarıştığı 94 Dünya Ralli Şampiyonası F2 Kategorisi’nden galip ayrılan Favorit, etaplarda ciddi saygınlık kazanmış. Dikkat edin bugünkü gibi 2 takım yarışmıyor; tam 8 firmanın kapıştığı bir şampiyonadan bahsediyorum! Gerçek bir başarı…

Kullandığım otomobilin ismi Favorit Prima olarak geçse de mekanik olarak Favorit 135L’yi temel alıyor ve 135L’den mor rengi ve mor kapı içi döşemeleriyle ayrılıyor. Kendisiyle bir pazar sabahı buluştuk; önce dışarıdan inceledim onu. Her açıdan “diri” olduğunu belli ediyordu. Boyası, tamponları ve gövde açıklıkları yeni ütülenmiş takım elbiseden farksızdı. Yüzüme yapışan aptal sırıtış geçmeden içini incelemeye koyuldum; plastik aksamı, döşemeleri, direksiyonu tertemiz duruyordu. Teybin orijinal olmadığını görünce “Orijinal teyp nerde?” dedim Bağcıvan’a. “Uzun yolda mp3 dinleyemediğim için değiştirdim; evde duruyor.” dedi. Önce “Sen koca bir malsın!” desem de haksız olmadığını hissedip, “İyi sakla onu!” diye geçiştirdim.

Direksiyona oturma vakti geldiğinde gayet yavaş gerçekleşen koltuk-ayna ayarı ve kemer takma töreninin ardından vitesi usulca kendime çekip ileri doğru iteledim. Bacağım kadar uzun vites yolunun sonunda birinci vitesteydim ve ilerlemeye başladık. Otomobilin sürüş pozisyonu yer sofrasında oturmak gibiydi… Dik ön cam ve yüksek oturma pozisyonu sayesinde her şeye hakimdim ve kucağıma oturmuş gibi hissettiren direksiyon oldukça yumuşak olsa da yoldaki minik bir çakıl taşını dahi avuç içimde hissettiriyordu.

Sakin köy yollarına ulaşana kadar kat ettiğim 15 uzun yol kilometresi, Favorit’in uzun yolda biraz nazlı olduğunu gösterdi. Doğru vitesi seçmezseniz çabucak hararet yapmaya meylediyor; yüksek hızlarda minik motorun canı kesiliyordu. Yolculuk boyunca hem Bağcıvan hem de fotoğrafçım Furkan, babamın Toledo’suyla geriden takip ederken aptal sırıtışlarımı saklamak zorunda değildim. Döşemelerini, konsolunu okşuyor; arada bir arka sağ tarafa bakıyor; sırf cam mandalını kullanabilmek camımı ikide bir açıp kapatıyordum. Sevinçten ne yapacağını şaşırmış çocuklardan farksızdım.

Altınapa barajını çevreleyen yollara varıp çekim noktalarını kararlaştırdık. Onlar fotoğraf çekecek bense Favo’ ile biraz daha yakınlaşacaktım. Yolların durumuna bakmak üzere sakin sakin yaptığım ilk geçisin ardından tempoyu biraz yükselttim. Otomobilin gövdesi viraj girişinde usul usul yatmaya başlıyor; viraj içinde rahat olmamı; yolu tutmaya devam edeceğini salık veriyor ve motor, viraj çıkışında keyfimi kaçırmayacak kadar tork armağan ediyordu. Bu arada tempolu sürüşten kastım lastik ve balata kokusu değil, otomobili bir virajdan diğerine sanatsal bir uyumla taşımaktan ibaret… Ya da şöyle diyeyim; aynen Can’t Get You Off My Mind dinler gibiydim köy yollarında.

Bağcıvan ve Furkan’ın gözleri “Hadi a.k. yandık güneşin altında!” diyene kadar sürdü Favo’ ile sevişmemiz. Dönüş yolunda ise yapabileceği son hızda nasıl hissettireceğini merak ettim ve bastım, bastım, bastım… 165 km hızla Konya’ya yaklaşırken emniyet kemeri tüm gövde titreşimini göğsüme aktarıyor; Favo’ ise ağzı kulaklarına varmış kaniş gibi hoplayıp zıplıyordu. Bağcıvan lütfen kızma ama o hızda yumuşak bir sol viraja çeyrek lift-off yaparak girdim. Arka sol tekerlek yerle olan ilişkisini kesmiş; ön sağ tekerlek ise ağza alınmayacak küfürler ediyordu. İtiraf etmeliyim, biraz korkutsa da tatlı tatlı kayarak çizgisini buldu senin Favo’.

Konya’ya döndüğümüzde birlikte çay içtik ve anahtarları ikinci kez değiştik. Hayatıma giren ilk otomobille buluşmamı sağlayan Bağcıvan’a ve bu güzel anları fotoğraflayan Furkan’a bir kez daha sonsuz teşekkürler 🙂 Çenem epey düştü; fotoğrafları da paylaşıp noktalıyorum. Kalın sağlıcakla.

Reklamlar

11 replies »

  1. Dua etde. Hayatımızdaki güzel nesnecikler hiç bitmesin – eksilmesin… bu arada kızmadım 🙂 o hızda belliydi birşey yapacağın. Şükür iyibir sürücü ve nasıl davranacağını biliyorsun zor anlarda…

  2. Nerden baksan 20 yıllık bir araç ve sadece 70.000 kilometre. Çok güzel bir araç düşürmüşsünüz.

    Bunun birde Blackline özel serisi vardır. Sunrooflu falan. Onun da yeri ayrıdır.

  3. Yazınız beni çok eski günlere götürdü.
    Araba kullanmayı öğrendiğim, 6 yıl gözümüz gibi baktığımız 94 model favorit sahibiydik. Kırmızı rengiyle, minikliği ile çok dikkat çekerdi.

    Yaşattığınız nostalji için teşekkür ediyorum.
    Sağlıcakla…

  4. Gerçekten keyifle okudum, ilk arabam favorit 7 aydır kullanıyorum, ilk göz ağrısı derler ya, bendeki o :))

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: