Skip to content

AUDI A1 SPORTBACK 1.4 TFSI 122 HP AMBITION

Bu hafta sonu, içinde ‘patronunu kaybetmiş şoför’ gibi durmayacağım az sayıdaki dört halkalıdan birini test ettim. 2010’da yollara tekerlek bastıktan sonra bu yılın başlarında arkasına 2 kapı, isminin sonuna ‘Sportback’ eklenen A1’i iki gün boyunca test etmemi sağlayan Acarsan Audi’ye peşin peşin teşekkür edip otomobille ilgili detaylara geçiyorum.

A1 Sportback, arka koltukta seyahat edenlerin bel ve boyun sağlığı için 3 kapılı ikiz kardeşinden 6mm daha geniş ve daha uzun tasarlanmış fakat bu durum kardeşler arası kıyafet paylaşımına mani değil. Eklenen iki kapı otomobilin çizgisel uyumunu bozmamış; hala asfalta susamış gibi duruyor ve hala çok zarif -park ışıkları açıkken farlardan resmen zarafet akıyor-. Ön kısımda klasik Audi ızgarası ve krom çerçeveli sis lambaları premium imajı desteklerken; çatık kaşlarından başlayıp kapı kollarının üzerinden stoplara kadar uzanan yan çizgiler, arka tarafta alçalarak birleşip ajite duruşu pekiştiriyor. Çift çıkışlı krom egzoz ucu ve spoyler, arka kısımda dikkat çeken diğer detaylar. Metalik scuba mavisi test otomobilimde tek renk tercih edilmiş olsa da, kontrast tavan-gövde rengi kombinasyonlarıyla A1’in daha çok dikkat çekmesini sağlamak mümkün. Örneğin 3 kapılı A1’de sunulmayan metalik samoa turuncusu, cicili bicili renklerle arası iyi olanların seveceği cinsten. Ben mi? Sade olsa daha iyi; bu yüzden test otomobilimle renk konusunda iyi anlaştık.

A1’in kendini aştığı bir yer varsa o da iç mekanı. B segmenti B segmenti olalı böyle iç mekan kalitesi görmedi! Burada kıyaslama yapmıyorum; aynı alt yapıyı paylaştığı kuzeni Polo ile aralarında yaklaşık 20 binlik fark varken elbette kaliteli olmasını beklersiniz. Demek istediğim, A1’in iç mekanı aradaki farkı gözünüze gözünüze sokuyor. Deri kaplı çok fonksiyonlu direksiyon, deri kaplı vites topuzu ve el freni kolu, krom çizgilerle süslenmiş ve nefis tasarlanmış gösterge paneli, sırf iç gıcıklayan hissi için zırt pırt hareket ettirdiğim havalandırmalar ve yine aynı nedenle elleyip durduğum klima kontrolleri, bel destekli spor koltuklar, kapılardaki krom detaylar ve el freninin altı hariç bolca kaliteli plastik… Daha sayayım mı? Sayayım! MMI isimli multimedya sisteminin kullanımı biraz alışkanlık istese de otomobilin içini minik bir konser salonuna dönüştürebiliyor. Bahsettiğim salonda, sistem ile tanıştırdığım telefonumda bulunan müzikler çalarken, çağrılarımı direksiyondan kontrol edebiliyordum. B segmentinden bahsediyoruz farkındasınız değil mi? Arka tarafa iki yetişkin için yeterli alan var fakat uzun yolculuklardan çok hoşnut olmayacaklardır. Bagaj hacmi ise hayatını şehirde geçirecek bir otomobil için gayet yeterli. Test yazılarımda 10’luk puanlama sistemi kullansaydım, A1’in iç mekanı 9’u havada kapmıştı.

Kullandığım otomobilin 122 beygirlik 1.4 TFSI motoru, çift kavramalı s-tronic şanzımanla birlikte A1’in 1225 kiloluk gövdesini hareket ettiriyor ve klimalı şehir içi kullanımlarında ortalama 7.5 litre benzin tüketiyor. Tüm motor ve şanzıman seçeneklerini (1.2 86 hp manuel, 1.4 185 hp s-tronic, 1.6 TDI 90 hp s-tronic) değerlendirince en mantıklı seçenek bu paket diye düşünüyorum.

A1’i hareket ettirme zamanı geldi! Spor koltukların bel desteği ve sürüş pozisyonu oldukça düzgün. Koltuğa yerleşiyorum ve kemerimi bağladıktan sonra “Artık tasarımı değişmeli!” dediğim anahtarı yuvasına yerleştirip çalıştırdığım motorun tatlı sert sesi eşliğinde yola çıkıyorum. TFSI ve DSG ikilisi kendini daha önce farklı otomobillerle kanıtlamıştı; burada da aynı durum söz konusu. Hızlanmalar, vites geçişleri ve gaz-fren pedalı hissi çok iyi… Şehir sürüşlerinde dikkatimi çeken tek problem otomobilin fazla sert oluşu; memleketimizde bolca bulunan çukur ve kasislerde böbrekleriniz sallanıyor. Taş dökmek isteyenler ilaç olarak kullanabilirler fakat bir çift sağlıklı böbrek taşıyanlar için A1’in biraz yumuşamaya ihtiyacı var. Ayrıca ince profilli ve geniş tabanlı 17’lik lastikler yol gürültüsünü artırıyor. 16’lık lastiklerle daha iyi olacaktır.

Testin şehir içinde geçen ilk gününün ardından, otomobilin dinamik potansiyelini görmek üzere çok sevdiğim köy yollarında biraz zaman geçirdim. Yukarıdaki paragrafta A1’in şehir içinde fazla sert olduğunu yazmıştım fakat iş performanslı kullanıma gelince yüzünüz gülmeye başlıyor. S-tronic şanzımanı sport moduna al; gazı döşemelere yaklaştır ve motor rahat rahat devir çevirirken, kırmızı çizgiye yakın devirlerde çıkardığı sesin tadını çıkar. Direksiyon virajlarda biraz hissiz kalsa da, A1 oldukça iyi yol tutuyor ve ESP en küçük kaymaya bile tolarens göstermeyip otomobili çizgisinde tutmayı biliyor. Adrenalin pompası değil ama nabız yükseltmek için gayet yeterli…

Sınıfının fersah fersah ötesinde iç mekanı, yüksek marka imajı, genel kalite hissi ve zarif dış tasarımı A1’in elindeki en büyük kozlar… Sadece sürüşünün biraz daha yumuşak ve tutkulu olmasını beklerdim; kalanına diyecek hiçbir şey yok. 60.000’lik etiketin hakkını verdiğine inanıyorum.

Aşağıdaki 21 fotoğrafın ikisini ben çektim. 4 yıl önce kameramı bir kargo poşetinin içinde yüklüğe hapsedip fotoğraf çekmeyi bırakmıştım ama galerinin 5. ve 6. fotoğraflarını çektikten sonra “Erken mi bıraktım lan acaba?” diye düşünmeden edemedim. Kalan 19 fotoğrafsa Kutalmış Mehmet’in ürünü. Eline sağlık koç!

Diğer test sürüşleri için buraya!

Reklamlar

2 replies »

  1. o zaman 60mış, şimdi 75:)) vay be. polo’nun makyajlısı mı, yoksa B segmentinin premiumu mu diye düşünürdüm yıllardır, B segmentinin premiumuymuş. Mercedes ve Bmw’nin henüz yanıtı yok bu küçük afacana. 1.4 tfsi almayı ciddi ciddi düşünüyordum, sonra ailede yaşanan kriz durumları vs alamadık. keşke alabilseymişiz, çok ama çok seviyorum bu küçük şeytanı.

    • Kağıt üzerinde bakınca ben ve bütün arkadaşlarım mesafeli durmuştuk testten önce. Fakat iki gün kullandık, öyle sıcak, öyle düzgün hissettirdi ki, herkes alınabileceğinden söz etmeye başladı. Küçük otomobilin güzellikleriyle (sürüşü biraz daha iyi olmalıydı), büyük otomobilin kalitesini birleştiriyordu fındık. S1 almak lazım 🙂

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: