Skip to content

MITSUBISHI ASX 1.6 MT INVITE

DSC_0495Crossover pazarında çok para var; bunu hepimiz biliyoruz. Nissan, vakt-i zamanında bulduğu ‘cip’e benzeyen şişirilmiş hatchback fikri Qashqai ile köşeyi öyle böyle dönmedi; resmen ihya oldu. Sonrasında ise sınıf kalabalıklaştı, hemen her marka bir crossover üretti. Mitsubishi de bu markalardan biri; çekik gözlü dostlarımız “Ulan yıllardır adam akıllı, sapasağlam 4×4’ler üretiyoruz; defalarca Dakar kazandık; öyleyse sahip olduğumuz SUV birikimiyle neden bir crossover üretip biraz da biz kazanmayalım?” dediler ve 2007 Frankfurt Otomobil Fuarı’nda tanıttıkları Concept-cX‘i, ASX olarak yollara çıkardılar. Olay bundan ibaret. Gelelim ASX’in detaylarına;

Mitsubishi’nin savaş uçaklarından esinlenerek benimsediği tasarım dili, ASX’te de olduğu gibi kullanılmış. Logoları sökülmüş bir ASX ve Evo X’in aynı firmadan çıktığını babaannem bile anlayabilir ki bu iyi bi’şey. Evo’ya benzemenin nesi kötü olabilir ki? Tampon altlarında bolca plastik kullanılmış, lastik yanakları geniş tutulmuş ki bu da çok iyi bi’şey ve fil kadar büyük yan aynalar kullanılmış. Kullanımı rahat ama ne gerek var o kadar büyük aynaya? Hem çirkin hem de rüzgar sesi yapıyor. ASX’in dış tasarımıyla ilgili en ilginç nokta ise gördüğünüz heybetli şeyin Golf’le hemen hemen aynı boyutlarda olması.

DSC_0532

İçeride ise ekstrem bir durum yok; kullanışlı fakat plastik kalitesi ve ergonomi anlamında ASX, rakiplerinin gerisinde kalıyor. Ön koltukların konumu iyi ama yanal destekleri yetersiz. Arka koltukların açısı ise fazla dik; bu yüzden arkadaki yolcular misafirlikte gibi oturuyorlar. Hem iç mekanda hem bagajda, hacimsel bir sorun yok; içerisi gayet ferah. Bu arada önemli bir noktayı belirtmem gerek: Dikkatli gözler fotoğraftaki aracın makyajsız ASX olduğunu fark etmişlerdir. Bilmeyenler için şöyle diyelim: ASX, yakın bir zaman önce makyajlandı ve bazı noktalardaki plastik kalitesi, ses izolasyonu gibi kusurları giderildi. Bir örnek vereyim: Test aracımın sinyal kolu eski Hyundai’ler gibi tiz ve ucuz bir ses çıkarırken, makyajlanan modelde daha tok bir ses var. Yakın bir zaman sonra makyajlı modeli de teste alacağım bilginize.

Bizim memlekete ÖTV belası yüzünden çoğunlukla 1.6 benzinli motorla ithal edilen ASX’in bir de 1.8 dizel 4×4 versiyonu var fakat dediğim gibi, satışların çoğunluğunu 1.6 benzinli model oluşturuyor. Fiyatlara ise buradan bakabilirsiniz.

DSC_0560

Ve sürüş zamanı! 1.6 benzinli motor, ASX’in 1275 kg’lik gövdesini, ikinci vitesle döndüğümüz sokak köşelerinden sonra kaldırmakta zorlanıyor ancak genel anlamda uyuşuk olduğunu söyleyemem. Ne diyelim ÖTV utansın! Şimdi ise motorla ilgili iyi habere geçelim: ASX, katalog değerlerini tutturabildiğiniz nadir otomobillerden biri. Şehirler arası yollarda sağ ayağınıza sahip olursanız 5 litre, şehir içinde ise 8 litrelik tüketimle yol alabilmek mümkün.

ASX’in hoşuma giden başka bir noktası ise otomobilin yol tutuşu ve mekaniğinde Mitsubishi’nin SUV tecrübesini hissediyor olmanız. Betondan amortisör yapma modasına uymayıp, yumuşak amortisör ve geniş yanak kullanma cesaretini gösterdikleri için bu otomobili üretenler alkışlanmalı. Virajlarda zorladığınızda yüksek ağırlık merkezi ve yumuşak süspansiyonlardan ötürü gövde burulması yaşıyor fakat yol tutuşla ilgili hiçbir yanlış yok. Kaymaları tahmin edebiliyorsunuz ve otomobil, kontrolden çıkma meraklısı gibi davranmıyor. Eski otomobillere has dürüst tepkilerden söz ediyorum; kesinlikle çok sevdim. Hissiz direksiyon ve gürültülü iç mekan, sürüşle ilgili eksik noktalardı.

DSC_0690

ASX’le ilgili karar notlarımı, buz gibi bir ormanda temiz hava solurken verdim;

-Tasarımsal anlamda bence sorunsuz. Evo’ya benzeyen bir otomobili beğenmemem düşünülemez; düşünülmesi teklif dahi edilemez.

-İç mekan, kullanışlılık ve hacim anlamında problemsiz fakat rakiplerin ulaştığı ergonomi ve malzeme kalitesi düşünülünce ASX’in kabini eski moda kaçıyor. İçerisi elden geçirilmeli.

-Sürüşünü çok sevdim. Yumuşak süspansiyonlar, geniş yanaklı lastikler ve sağlamlığını hissettiren mekanik aksam nefis. Şikayetlerim ise yol-rüzgar gürültüsü ve hissiz direksiyondu fakat Mitsubishi yetkilileri, makyajlı yani şu an satılan ASX’in izolasyon kalitesinde hissedilir bir iyileştirme yapıldığını belirttiler; test edince göreceğiz.

-Mekanik sağlamlığı, mühendislik kalitesi, ekonomik motoru, iç mekan hacmi ve yumuşak sürüşü için tercih edilebilir. Plastik kalitesi, yol-rüzgar gürültüsü ve ergonomi problemi ASX’in en çok göze batan noktaları oldu fakat makyajlı model, kötü notlarını düzeltmiş gibi duruyor; test edince bildireceğim.

-Son olarak belki alakasız ama bahsedilmeye değer bir konu: Mitsubishi çalışanları en alttan en tepeye kadar gerçekten çok nazik insanlar. Gaziantep Mitsubishi Satış Müdürü Basri Bey’e ve Mitsubishi Türkiye PR çalışanı Zeynep Hanım’a bir de buradan teşekkür ederim. Unutmayın, bana kibar davranıyorlarsa yarın bir gün otomobil alırsanız satışta, serviste size de kibar davranırlar. Bu önemli ve güzel bir nokta.

Ve fotoğraflar;

Reklamlar

24 replies »

  1. kullanılan araç kutup beyazımı yoksa inci beyazı mı yada şöyle sorayım hangi beyaz daha şık durur sizce

  2. Biraderim ben murat merhaba seni az cok takip etmeye calışıyorum sana bi konuda soru soracaktım ; intense modeli ile invite modeli arasında mitsubi. acıklamasından zıyade sence ne fark var sen olsan hangisini tercih ederdın ekonomi biraz daha zorlanıp intense olmalı diyomusun.

    • Açıkçası ben çoğu zaman başlangıç paketlerini tercih ederim çünkü daha dolu paketlerde, verdiğiniz paranın karşılığını alamıyorsunuz. İncelemesini yapın, vereceğini parayı düşünün, alacağınız ekstra donanımı düşünün, değer derseniz dolu olanı alın derim.

  3. ayrıca genellikle cogu otomativde beyaz dıger renklere gore daha ucuz oluo bunda da bole bişe söz konusumu bi bilginiz varmı ?

  4. adaş bizde asx 2013 almayı düşünüyoruz ama aklımızda kia spo ile qashqai de var ama şöyle bi genel baktıgımda asx hem iç tasarım hemde güvenlik açısından daha önde gibi sen ne düşünüyorsun adaş?

  5. Bravo hocam güzel tespitler… Ben gürültüyü test aracında farketmiştim alır almaz moya koruma yaptırdığım yerde yalıtım da yaptırdım. Hissedilir derecede gürültü kesildi. Malzeme kalitesi olarak da ben qasqhai ve sportage’ i incelediğimde daha başarısız buldum. Adeta bir doblo kalitesi hissi vermişlerdi bana. ASX’teki yumuşak plastik doku daha kaliteli hissi yarattı bende. Artı antikanserojen bir bileşenden üretilmiş plastik olduğunu idda etmişlerdi alırken. Detaylı araştırmadım konuyu.

    Yakıttan da hiç bahsetmemişsin bence ilk konulardan biri olmalıydı. Fabrika verileri

    şehir içi 7.5 gösterirken benim yol bilgisayarı ortalama 6.5 in altında değer gösteriyor bu da bence müthiş bir değer. Adeta tüplü pek çok araba kadar az yakıyor.

  6. gerçekten abartı gürültü varmı? yani rakiplerinden fazla olabilir fakat hissedilir derecedemi fazla ismail bey?

  7. aylardır sax kullanıcısı olarak şuna açıkça söyleyebilirim ki piyasadaki suv tarzı arabalar içinde bu fiyata bu kadar kaliteli alabileceğiniz başka araba yok.ses yapıyor diyen kişilere katılmıyorum araba dizel kadar az yakıyor bırakında benzinli gibi olmasın sesi.hem sesten çok rahatsız olanlar varsa yalıtım yaparlar 300/400 tlye.böylelikle hem az yakan hem de benzinliden bile daha az ses çıkaran bi araca sahip olmuş olurlar.sürüş keyfi harika bu arada

  8. Makyajlısını test etmenizi şiddetle tavsiye ediyorum hatta imkanınız varsa size Denizli’den bulabilirim bir test aracı. Arada ses yalıtımı ve iç mekan kalitesi olarak dağlar kadar fark var.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: