Skip to content

BMW X3 PREMIUM EDITION

385915_473532606027778_1026707162_n

Güneşli, ılık ve test çekimi yapmak için ideal bir gün, nasıl olur da X3’ü yıkamadan çıkarmamla birlikte berbat olabilir? Bulutlar benim sürüş yapacağım vakti bekliyormuş gibi toplanıp güneşle aramıza giriyorlar. Bununla kalsa yine iyi! Test rotasına ulaşmak için yola koyuluyoruz ve dağ yollarına ulaşmamızla birlikte yağmur ve sis bastırıyor. Yoldaki çamuru metalik deniz mavisi renkli bebeğimin üstüne sıçratan kamyonlara hiç girmiyorum bile.

Ekibime “Herkes bugün duşunu alıp da çıktı değil mi?” diye sorma ihtiyacı hissetsem de artık yapacak bir şey olmadığı için işimize dönüyorum. Fotoğrafta gördüğünüz gibi bugünkü işimizin adı BMW X3.

İlk nesil X3’ü abisi X5’le karıştırmak için ona gözlerinizle değil de vücudunuzun daha altında bulunan bir bölümle bakmanız gerekirdi zira hem çok çirkindi hem de X5’ten ‘gözle’ görülür biçimde küçüktü. Fakat işler değişti. X3 artık daha güzel, daha büyük ve her anlamda eskisinden daha iyi bir otomobil. Nasıl mı?

Dış tasarımı BMW ailesinin diğer üyelerine, özellikle de X5’e benziyor. Hofmeister Kink isimli güncel BMW tasarım modasına ayak uyduran X3 şüphesiz daha olgun ve pahalı duruyor ki test aracımdaki 19’luk koca jantları da sayarsak göze hitap etme konusunu gayet iyi kıvırdığını söyleyebiliriz.

420363_473532309361141_69486342_n

Test aracım gırtlağına kadar dolu olduğu için içeride işler daha da güzelleşiyor. Bej renkli Nevada deri döşemeler, -bana hitap etmese de- ahşap kaplamalar, profesyonel navigasyon, multimedya sistemi, halı paspaslar ve her yerde kullanılan kaliteli malzemeler X3’ü içinde durmaktan bile keyif alacağınız bir otomobile dönüştürüyor. Tabi bu saydığım -ve sayamadığım- opsiyonlar otomobilin fiyatını ‘birazcık’ şişiriyor. Bir Fiesta kadar…

Fiesta olayına çok takılmayalım ve devam edelim. Direksiyona geçip binbir türlü ayarı olan koltukta ideal sürüş pozisyonunu bulabilmek için biraz didiniyorsunuz ama sonuç milimetre hassasiyetinde oluyor. On dakika uğraşıp ayarladığınız koltuğun pozisyonu umarsız bir yıkamacı yüzünden bozulduğunda keyfiniz kaçmasın diye Alman dostlarımız koltuk hafızası da sunuyor.

Başka? İçerideki tüm kumanda elemanları diğer BMW modellerinde de bulunduğu için ortam çok yabancı gelmiyor. Baş ve diz mesafesi önde ve arkada gayet yeterli. Bagaja ise 7-8 tane ceset sığdırabilirsiniz. Hoş, cesetlerle işi olanlar genelde X5 kullanıyor ama nazik ve beyefendi katiller X3’ü daha çok seveceklerdir. Arkadaki koca şanzıman tüneli yüzünden ortada oturan vatandaşın keyfi kaçacaktır diye tahmin ediyorum ama yine de hacimsel bir problem yok.

X3 bizim memlekette sadece 2-litre dizel ve 8-ileri otomatik şanzımanla satılıyor ki bu ikili gerçekten muhteşem çalışıyor. 185 beygirlik cici dizel gayet doyurucu hızlanmalar sunabiliyor ve şehir içinde 8-9 litre, şehir dışında ise 4.5-5 litre yakıt tüketiyor. 1800 kg’lik bir otomobil için hiç fena değil.

531149_473532642694441_1767608821_n

Her türden viraj ve bolca düzlük barındıran test rotamda birbirimize usul usul alışmaya başlıyoruz. Sürüşle ilgili ilk dikkat çekici detay 19 inçlik jantlar ve koca lastikler yüzünden oluşan yol gürültüsü. Bal-dök-yala türünden yolların olduğu bir şehirde iseniz -Türkiye’de öyle bir yer varsa biz de gelelim- sorun yok fakat klasik Türkiye yollarındaki çukurlar ve kasisler dikkat gerektiriyor yoksa jantı kucağınıza alabilirsiniz. Gürültüye rağmen sürüşün aşırı sert olmadığını da belirteyim.

Direksiyon aşırı tepkili. Dikkat edin hisli demiyorum; aşırı tepkili diyorum. En ufak bir hareketiniz yola yansıyor ve ortaya hayvani bir yol tutuş çıkıyor. Çok mu eğlenceli? Bir 3 Serisi değil ama sınıfındaki otomobilleri düşündüğümüzde gövdesi virajlarda salınmıyor, kafadan kaymaya meyletmiyor ve az evvel de dediğim gibi o kadar iyi yol tutuyor ki esp lambası çoğu zaman boş geziyor. Direksiyon olayına geri dönelim: Diğer BMW’lerde de bulabileceğiniz, farklı sürüş modlarında gaz ve şanzıman tepkilerini değiştiren sistem X3’ün servotronik direksiyonunu da etkiliyor. Yani sport modunda sertleşen, Comfort modunda gevşeyen ama BMW standartlarında his sunamayan bir direksiyondan bahsediyorum. Bu arada süspansiyon ayarlarını bulunduğunuz şartlara göre değiştiren adaptif süspansiyon opsiyonunu almanızı kesinlikle tavsiye ederim. Size çok rahat ettirecektir.

Otoban sürüşlerinde 19’luk jantların marifeti ortaya çıkıyor. Profesyonel multimedya sisteminin güzelliği olan web radio sayesinde Planet Rock’la coşarken otobandaki virajlara abuk hızlarda girme şansım oldu. X3’ün sürüşüyle ilgili en sıkı nokta bir SUV’den beklemeyeceğiniz muhteşem gövde kontrolü. İyi iş…

Ve sevabıyla günahıyla X3;

Sağdaki melek: Sürüş dinamikleri sınıfındaki otomobillerden beklenmeyecek kadar iyi. İç mekan kalitesi ve eskisiyle kıyaslanmayacak kadar rafine olması müthiş. Motor ve şanzıman tüm zamanların en uyumlu çiftlerinden biri.

Soldaki melek: 19’luk jantlar yol gürültüsü yapıyor; 17 candır. Koltuklarda bel destek ayarı yok çok ayıp. Adaptif süspansyion opsiyonu yoksa sürüş bazen sert kaçabiliyor. Direksiyondan vites değiştirme imkanı yok. Opsiyonlar çok pahalı.

Fiyat listesi için buraya buyurunuz.

Reklamlar

15 replies »

  1. Merhaba,
    X3 alma arefesindeyimancak bahsettiginiz 19 luk jant konusu kafama takildi. SUV alma sebebim birazda turkiye gibi binyerde bozuk yollarda konforlu seyahat edebilmek ancak siz cukurdan kavcin demissiniz. Bu tip bir aracin dogasina aykiri degil mi? Acikcasi bubaraci alma konusunda kafam karisti biraz…
    Guzel bir yazi olmus tesekkurler,

    • Merhabalar;

      Hiç kafanızı karıştırmayın. Olay çok basit: Dediğiniz gibi bu tip bir aracın doğasına aykırı çünkü spor otomobil yanağı gibi lastik yanakları var. Size tavsiyem küçük jant tercih ederek lastik yanağını geniş tutun ki hem sürüş kaliteniz artsın, hem de çukurları dert etmeyin. Bu arada bütçeniz el verirse adaptif süspansiyon opsiyonunu kesinlikle alın derim.

      Sormak istediğiniz başka şeyler olursa yazın lütfen, iyi pazarlar.

      • Cevap için çok teşekkürler.
        X3 şu an tek paket satılıyor ve premium paketteki jant ölçüsü 19. Eğer bu araç alınacaksa sanırım daha sonra değiştirilmesi gerekecek.
        Buda sıfır alınan bir araç için anlamsız bir maliyet gibi geliyor bana.
        Peki şöyle bir soru sorsam, 0 bir premium paket X3 mu tercih edersiniz yoksa 2010 ve sonrasi 2. el VW tuareg mi?
        İlginiz için çok teşekkürler.
        Sizede iyi pazarlar.

      • Orijinal jant iyidir, değiştirmek dediğiniz gibi lüzumsuz olur. Sıfır mı ikinci el mi derseniz benim tercihim daima sıfır km olur çünkü ikinci elde şerefsizlik diz boyu.

  2. X3 mu audi q5 mi diye uzun zaman dusundum ve x3 e karar verdim sayilir. Ancak Audi servisinden bir tanidik quatro ozelliginin bmwde ancak x5 le kiyaslanabilecegini, x3 un q5 e gore alt segmentte oldugunu soyledi. Fakat o zaman neden x3 q5 ten daha pahali. Kafam karisti. Siz ne dusunuyorsunuz?

    • Merhabalar, X3 Q5’in altındadır evet. Eşleştirmeyi X3 – Q3, X5 – Q5 şeklinde yapabilirsiniz. Fakat ne Q5 alın, ne de X5. Q5 çok başarılı değil, X5 de yenilenecek. Yeni X5 en mantıklı seçenek olacaktır.

  3. merhaba ismail bey yazınız için teşekurler
    eski nesil makyajdan önceki x ün bazı hataları olduğunu (küçük arka koltuk mesafesi yetersiz gösterişsiz ) okudum . siz de buna yazınızda değinmişsiniz . X 3 ne zaman makyjlandı hangi yıldan sonra üretilenleri tavsiye ediyorsunuz teşekur ederim.
    mesela 2005 model hakkında ne dersiniz? 2.0 d

    • Ben 2005 önermiyorum açıkçası Orhan bey. Daha yeni ve gerekirse daha düşük segmentlerden bir araç daha hayırlı olur. Bu arada X3, 2010’da makyaj gördü

  4. 2009 model x3 almayı düşünüyorum fakat kafama takılan şu benim baktığım araç 2.0d premium fakat bu araçla bu aracın xdriver olan arasındaki fark nedir?

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: