Skip to content

SKODA SUPERB

DSC_0562

Bir önceki Superb’le yaptığım testi buradan okuyabilirsiniz. Sırada ikinci perde var;

Skoda’nın ağır abisi şöyle bir elden geçirilmiş.

Hatları genel olarak değişmese de artık LED farları, azıcık terso bakışları ve daha güzel bir poposu var. Bir önceki Superb’ün önü ve arkası iki ayrı otomobilin birleşimi gibi duruyordu ve uyumsuzdu. Yeni yavrunun arka kısmı ise, halen göz tırmalayan bir şeyler olmasına rağmen, eskisinden çok daha iyi duruyor.

DSC_0751

İçeride, çok fonksiyonlu deri direksiyon hariç, değişen fazla bir şey yok. Tasarım, malzeme-işçilik kalitesi ve kullanışlılık konularında VW andını okuyan bir kabin söz konusu. Böyle süslü cümlelerden hiç haz etmiyorum, biliyorsunuz. İşini yapan, sorunsuz, kolay kullanılan ve kaliteli bir iç mekandan bahsediyorum işte, anlayın. Fakat birkaç detayı belirtmeden edemeyeceğim;

Örneğin koltuklar… Test aracım, Elegance donanımlı (en dolu paket) olduğu için koltukları elektrikliydi. Güzel. Sorunumuz zaten bu değil. Sorun, koltukların büyük olması. Sürücü koltuğu, benim gibi ortalama boyutlardaki bir adama birkaç beden geniş geliyor. Çocukken babanızın iş yerindeki koltuklarda akşama kadar oturduysanız ne dediğimi anlamışsınızdır. Skoda mühendisleri otomobilin ve kullanıcının boyutları arasında paralellik olduğunu düşünmüşler sanırım. Çok dert değil, ama Octavia‘nın koltuklarında daha rahat olduğumu hatırlıyorum.

Bir başka detay ise iç mekandaki kumanda elemanlarının yeşil ışığı. Hani rüyalarda bile gariban olmak diye bişi vardır ya, bu da o hesap. Abi aşın artık şu Hyundai Accent renkli iç aydınlatmaları yahu! Superb’ün krem renkli, kaliteli ve ağır iç mekanına hiç ama hiç yakıştıramadım o yeşilleri. Ne vardı hoş bir mavi tonu kullansanız?

Biraz da güzel haberlerden söz edelim. Arka tarafta yine 3+1 evlerin ‘+1’i kadar geniş bir alan var. Bacak bacak üstüne mi atarsınız, ayaklarınızı komple uzatır mısınız, yoksa bu geniş ve rahat alanda başka şeyler mi yaparsınız bilmiyorum ama arka taraf bildiğin konforlu be abi. Daha önce de demiştim; tam bir belediye başkan yardımcısı otomobili diye…

Bagaj kapağımız hala çok akıllı. Olayı bilmeyenler için bir kez daha anlatalım. Ya da durun, fotoğraflar anlatsın;

DSC_0781

DSC_0784

Gördüğünüz üzere hem klasik sedanlar gibi, hem de hatchback’ler gibi açabileceğiniz bir bagaj kapağı var Superb’ün. Bu işlemi plakanın üzerinde bulunan iki ayrı düğmeyle yapabilirsiniz. Ayrıca, bagaj demişken bir fotoğraf daha paylaşmak isterim;

DSC_0780

Buraya en az dört, parçalarsanız beş ceset sığar.

***

DSC_0802

Sürüş bahsine gelecek olursak, olayı tek kelimeyle özetlemek yerinde olacaktır: Konfor.

Önceliklerinizi iyi belirleyin! Virajlarda cayır cayır tutunurken, kuş tüyü yatak konforu istiyorsanız gidin Bentley alın. Ha, siz de benim gibi fakirseniz iyi dinleyin o halde. Ben dinamik sürüş adamıyım arkadaş diyorsanız burada işiniz yok; doğruca Mondeo’ya uzanabilirsiniz. Yok ben konfor isterim, sessizlik isterim diyorsanız doğru yerdesiniz çünkü Superb’ün en büyük iki numarası konfor ve genişlik. Ha, buradan şu anlaşılmasın: Superb iyi tutunmuyor, sürüşü çok gevşek vs. vs. Öyle bir şey yok. Sadece pürüzsüz biçimde ilerlemeyi, hızla viraj almaktan daha önde tutan bir otomobilden söz ediyoruz.

1.6 dizel tahmin edeceğiniz üzere beyninizdeki kanı koltuk kafalığına yapıştıracak kadar kudretli değil ama şehir içinde 5-6 lt civarında tüketerek ve DSG’yle iyi geçinerek işleri idare ediyor. Bu arada DSG’nin Superb’de kullanılan yazılımı fazla esnek olmuş diyorum çünkü vitesler arasındaki akıcılık azalmış. Octavia‘daki ayar kararındaydı.

Superb’e 10 üzerinden 7 verdikten sonra, bir mevzuya daha değinip kaçacağım;

Evet, konforlu bir otomobil. Evet, geniş bir otomobil. Ve evet, kullanışlı bir otomobil. Fakat Octavia‘dan çok çok yukarıda mı? Kesinlikle hayır! Son Octavia bence Superb kadar konforlu, kullanışlı ve ekonomik bir otomobil. Bir diğer deyişle, Octavia o kadar iyi ki, abisinin puanlarını çalıyor.

İyi düşünün; arka koltukta bacak bacak üstüne atmak yahut bagajı iki farklı şekilde açmak çok elzem şeyler değil. Büyük araba fetişiniz yoksa, bagaja bir ceset daha sığdırabilmek sizin için çok mühim değilse ve belediye başkan yardımcılığı yapmıyorsanız, Octavia da gayet iyi bir tercih olacaktır.

Fiyatlar için buraya; Safa Kaplan fotoğrafları için aşağıya bakabilirsiniz;

Reklamlar

27 replies »

  1. Selamlar İsmail ağam, tüm yol notlarını, içinden sinsi sinsi okuyan müdavimlerindenim ,şu cümlen ve tespitin çok yerinde “”Evet, konforlu bir otomobil. Evet, geniş bir otomobil. Ve evet, kullanışlı bir otomobil. Fakat Octavia‘dan çok çok yukarıda mı? Kesinlikle hayır”” 2009 çıkan bu kasayı ne kadar makyajlasalarda ne kadar uzun bir kasası olsada şu sanduka görüntüsünden ve havasından bir türlü çıkaramadılar veya çıkarmadılar süper b nin en nefret ettiğim yanıda bu Sanduka duruşu. Param olsada şöyle eski 2009-2010 modelinin füme veya siyahından alsam..teşekkürler kolay gelsin.

  2. Merhaba, İncelemelerinizi bende keyifle takip etmekteyim, son derece samimi, okuması keyifli ve yorumlaması kolay oluyor. Octavia kullanıcısı olarak supeb i merak ediyordum. Aynı karakterdeki motorun kesinlikle yetersiz geleceği kanaatindeyim. Skoda araçlar genel olarak (bence) geniş ve kullanışlı araçlar, incelemelerinizi keyifle takip etmeye devam edeceğim. Simpley Clever…

  3. Merhaba : Bir arkadaşımda skoda superb 1.6 tdi 6 ileri manuel yeni kasa var ve bu araçla 260 km sürat yaptığını söylüyor, fakat ben inanmıyorum çünkü bende de skoda octavia 1.6 tdi 7 ileri dsg var (2013) ve ben en son 225 km yi gördüm bir arkadaşımda da seat leon var (2013) yine 1.6 tdi 5 ileri manuel oda en son 225 gördüğünü söylüyor aynı motor octavia ve leon da 225 km yaparken superb de 260 yapabilirmi? aklınıza başka bişey gelmesin superb ve diğier araçlarda kesinlikle herhangi bir oynama söz konusu değil hepsi orjinal fabrika çıkışlı. Ben superb nın 260 görmesini katran sahtekarlığı olarak düşünüyorum ama tabi siz daha bilgilisiniz beni aydınlatırsanız sevinirim… Teşekkürler

  4. hocam yorumlarınız takipcileriniz için çok önemli aradıgımız soruların cevaplarını net şekilde bulabiliyoruz . süperb 1.6 lık motora yazılım atmak ileriye dönük ne gibi sıkıntılar cıkarır . yazılımı performans için degil sürüş rahatlıgı için düşünüyorum . SAYGILAR

  5. ismail bey herşey güzelde bu ceset örneği uymamış derim.naçizane düşüncem,teşekkürler.

  6. “Büyük araba fetişiniz yoksa, bagaja bir ceset daha sığdırabilmek sizin için çok mühim değilse ve belediye başkan yardımcılığı yapmıyorsanız…”
    skoda-auto.com’a göre Octavia 590 litre, Superb 595 litre. O aradaki 5 litreye ceset sığmaz hacıabi

  7. İsmail Bey Merhabalar…

    2013 yeni kasa BEYAZ SUPERB AMBİTİON 1.6 DİZEL MANUEL aracı 70.900 TL ‘ ye almıştım. Şuana kadar 4.000 km. şehir içi kullandım. Yakıt olarak normal 30 krş geçmiyor. SKODA’ nın bu model ve özellikteki aracının VW-TOYOTA-FORD-RENAULT-OPEL gibi markalardaki tam karşılığı hangi araçlar, bilgilendirirseniz sevinirim.
    Tercihim konusunda ne düşünüyorsunuz. Binmek için aldık, ihtiyaç halinde satmayı düşündüğümüzde karşımıza ne çıkar bilemiyorum.

    Bilgi için şimdiden teşekkür ederim.

  8. İsmail bey merhabalar:
    2014 1,6 disel dsg ambiant modelini cuma günü bayiden almaya gidecem ve içimde biraz sıkıntı ve şüpheler vardı ama yorumunuzu okuyunca rahatladım.
    ben şunu da öğrenmek istiyorum motor sesini içeri fazla alıyor mu ve yakıt durumu nasıl son olarak ta 2013 modelle arada kasa iç dizayn ve motor olarak ne gibi farklılıklar var. test sürüşünü de yaptım ama içeriye ses alma olayını tam olarak çözemedim. şimdiden teşekkürler.

    • Ses olayı neyle kıyasladığınıza göre değişir. Bir E serisi olmadığı muhakkak fakat ortalama bir C segment aracından daha kötü olmadığı kesin.

      Mekanik anlamda bir önceki kasayla çok fazla fark olduğunu söylemek güç. Aynısını iç mekan tasarımı için de söyleyebilirim.

      Selamlar

  9. ismail bey siz bu aracı c mi yoksa d sınıfına mı koyuyorsunuz ses yalıtımında c sınıfla karşılaştırıyorsunuz .. fokus, jetta mı mondeo passat mı bunun dengi araçlar

  10. Merhabalar
    Superb 1.6 dsg elegance paketini kullaniyorum yaklasik 4-5 aydir. aracimdan cok memnunum 8.000 km civarinda yol yaptim ve yakiti persformansi gercekten kusursuz km de 25 – 30 kurus yakiyor bence 1.5 tonluk bi arac icin cok iyi yol sesi konusundada tabiki bi e serisi degil ama sessiz ve yeterli. Arac almaya karar verdigimde vw grubunun tum araclarini incedim neredeyse, en son olarak superb de karar kildim ve dogru karar olduguna kanaat getirdim aracimda cok memnunum herkese israrla tavsiye ederim.
    Selamlar

  11. Slm,ismail kardes,benim bir sorum olacakti superb nin manueli mi yoksa dsg mi tavsiye edersiniz ikiside 1.6 demi ve dizelmi benzinmi olsun saygilarimla

  12. Çakiroğlu-Otomotiv-Škoda Facebook sayfamızı beğenebilir, 0216 419 00 06 telefon numarasından ulaşabilirsiniz.Skoda avantajlarını kaçırmayın.

  13. bizde aldık 1,6 tdı dsg elegance yarın teslim alıcaz bi arkadasımda vardı cok etkilendim 2012 passat satıp bunu aldım umarım pisman olmam comfortline satıpn elegance modeline binmekte skodanın bize bi güzelligi 🙂 ismail bey sizede cok tesekkurler incelemelerden dolayı

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: