Skip to content

PEUGEOT 2008

IMG_8468

2008’in nefis reklam müziği epey dikkat çekti, biliyorum. Aşağıdaki satırları okurken o şarkıyı dinlemek isteyenlerin aradığı şey burada.

Şarkıyı üst üste dördüncü kez dinliyorum ve dikkatimi dağıttığı için bir türlü başlayamadım yazmaya. 2008 diyorduk… Fransızlar crossover pazarındaki balı birazcık geç fark etmiş olsalar da, nihayet buradalar. “Nissan Kaşkuş piyasaya çıkalı yıllar olmuşken, Peugeot aradaki farkı kapatabilecek mi?” diye düşünmeden edemedim. Fakat şu ana kadar 32.000’den fazla satarak firmanın hedeflerine yukarıdan bakan bir otomobilden söz ediyoruz. Ki bayideki arkadaşlar da Avrupa’daki yüksek talep yüzünden araç bulmakta zorlandıklarını belirtmişlerdi. Bakalım neymiş 2008’in numarası?

Dışarıdan bakınca 208 ve 3008 kırması bir yavruya benziyor 2008. Bu arada aracın 208’le aynı platformu taşıdığını hepimiz biliyoruz değil mi? Bilmeyenler de öğrenmiş olsun… Özellikle ön tarafta, bayan sürücülerin bayıldığı ‘yolların kralıyım, hepinizi ezerim, snn be slk’ duruşu hakim. Gergin çizgiler, krom parçalar ve arazi aracı izlenimi uyandıracak detaylardan bolca mevcut. Fransa’dakiler, çok satan crossover formülünü iyi incelemişler.

IMG_8390

Geldik 2008’in en kuvvetli kartına: İç mekan…

Minik direksiyonu, direksiyonun üzerinden okunan göstergeleri ve konsolun üzerindeki dokunmatik ekranıyla 208’i anımsatan bebeğin kabini sahiden çok başarılı. Koltuklara, her yandaki kaliteli malzemelere, göstergelerin etrafındaki mavi şerit gibi küçük ama hoş detaylara bayıldım. Peugeot’un iç mekan olayını çözdüğüne inanıyorum.

Neredeyse Ankara simidi (Konya’dan çalmışlar) kadar küçük direksiyona dönelim. Göstergeleri direksiyonun üzerinden okuduğunuz için koltuğunuzu oldukça yüksek ayarlamanız gerekiyor. Benim gibi, ortalama boyutlardaki bir adam için sorun yok. Kaldır koltuğu, gör kadranı. Fakat yerden bitme hobit ablalar ne yapacak? Boyu 160’ın altında olanların göstergelerle bakışmakta sıkıntı yaşayacağını düşünüyorum. Fakat azizim, kadran tasarımı olsun; göstergelerin etrafındaki mavi şerit olsun; direksiyonla göstergeler arasındaki erotik malzeme olsun… Hepsi alkışı hak ediyor.

IMG_8445

Ön koltuklardaki havadar ve ferah ortamdan, arkada oturanlar da nasipleniyor. Görüş açıları, oturma pozisyonu, baş ve diz mesafesi gayet yeterli. Bagaja ise ancak üç cesedin sığacağını belirtmeliyim.

Minik direksiyona yapışıp yola koyulduğumda ilk dikkatimi çeken şey, direksiyon dişli oranı yüksek ayarlandığı için, en ufak bir direksiyon hareketiyle aracın yön değiştirmesi oluyor. Şehir içinde gayet iyi bir hususiyet fakat uzun yolda fazla dalmamak lazım. Park manevralarında reçellik kayısı kadar yumuşak olan ve hızlandıkça kuru erik kıvamına bürünen elektrik destekli direksiyon, his anlamında neredeyse ölü olsa da, bir crossover’dan beklenmeyecek kadar düzgün ve net yön değişimleri yapabiliyor.

IMG_8298

Aracın genel sürüş karakteri ise, ceviz kabuğu kadar (evet, acıktım) sert ayarlanan burulma önleyici barlar yüzünden biraz sarsıntılı. Yani çukurlarda böbrek taşlarınız dökülür diyemem ama aracın bozuk zeminlerde puding kadar yumuşak olmasını da beklemeyin. Tabi bu sertlik, net direksiyonla birleşince kombine virajlarda baya baya zorlayabileceğiniz bir 2008 ortaya çıkıyor. Dinamik sürüş sevdalılarına duyurulur!

Test otomobilimin manuel şanzımanı, direksiyonu kadar net ve keskin olmamakla beraber; netlik ve keskinlik konularında şanzımana uyan bir başka detay da pedallar. İsmini verip rencide etmek istemediğim bazı crossover’larda hiç dikkat çekmezdi ama 2008’in sıkı ve gergin karakterinde sırıtıyor.

1.6 dizel motoru ise oturup anlatacak değilim. BMW bile anladı ne kadar kaliteli bir motor olduğunu. Şehir içinde 5-6 litre yakan ve 92 hp olmasına rağmen, yüksek torku sayesinde, gayet yeterli bir performans sunan düzgün bir motor. Nokta.

Ve son detay: Grip Control… Önden çekişli bir araç olmasına rağmen 2008’in karda kışta, çamurda kumda rahat ilerleyebilmesi için çekiş karakterini değiştiren bir sistem Grip Control. Ya da ne konuşuyorum, alın buradan izleyiverin.

***

Ve hızlıca 2008;

-Kaliteli ve ferah iç mekan 

-Motorun ekonomi/performans dengesi

-Kaliteli fakat sert sürüş

***

Fiyatlar için buraya; Alp Emre Göksel fotoğrafları için aşağıya buyurunuz;

Diğer test sürüşlerine buradan ulaşabilirsiniz.

Reklamlar

21 replies »

  1. İsmail bey öncelikle teşekkür ediyorum peugeot 2008 testini bekliyordum ki geldi 🙂 ama benim nacizane bi şikayeim olcak 🙂 ( Kızmazsınız umarım ) öncelikle testleriniz bana kısa geldi daha uzun olması lazım belkide bu sizin tarzınız bilemiycem az ve öz olsun gibisinden 🙂 misal 2008 şurda şöyle burda böyle sürüş izlenimlerinizi daha fazla okuyucuya aktarmanız gerekir diye düşünüyorum ayrıca testler ile ilgili paylaşılan resimler bence az daha fazla resim olabilir şahsen en az bi 15-20 Tane resim olsun isterdim jantından paspasına kadar tabi şartlar dahilinde 🙂 umarım yorumumu itici bulmazsınız diyor saygılarımı sunuyor ve yeni mitsubishi asx 1.6 benzinli testinizi beklediğimi belirtiyorum.. 🙂 Tekrar Teşekkürler..

    • ASX’i sordum fakat test aracı satılmış, bekleyen birkaç kişi vardı, yazık oldu.

      Eleştirilere gelirsek, evvela, niye kızayım öyle şey olur mu 🙂 Fotoğraf konusunda haklısınız ki normalde fotoğraflarımız bol oluyor, 2008’de minik bir problem yaşadığım için böyle oldu.

      Uzun yazma konusunda ise hem kısa-öz seviyorum hem de yazma konusunda acayip yoğun olduğum için fazla zaman bulamıyorum. Ulusal otomobil dergilerinden evo’nun çevirmenliğini de yürüttüğüm için ayın yarısı yazmakla geçiyor aslında. Açıkçası fazla uzatmayı düşünmüyorum blogdaki metinleri.

      Görüşlerinizi aktardığınız için teşekkür ederim, selametle.

      • kötü haber ile yoruma başlamak size yakışmıyor 🙂 🙂 nette fazla asx incelemesi yok belki siz test edersiniz diye bekliyodum ne diyelim sağlık olsun 🙂 teşekkürler..

      • Yoruma kötü haber ile başlamak olmadı 🙂 nette asx testleri fazla yok sizden bekliyordum ama olmadı ne diyelim sağlık olsun 🙂 Peki teşekkürler..

  2. Tüm yazılarınızı beğeniyle okuyan bir okuyucunuz olarak yardımınıza ihtiyacım var. Bütçe 61000TL, az yakan otomatik bir araba almak istiyorum, ama, istediğim gibi bir şey bulamadım. Tek beğendiğim Golf 1.2DSG 8 ay sonra veririz diyorlar. Sizin favoriniz Focus bence de iyi ama çok yakıyor. Toyota C.1.6 bnz.otom. ve son test ettiğiniz P2008 dizel oto. bütçeme uygun ama karar veremiyorum. Sonuç olarak acizane tüm önerilerinize açığım. Teşekkürler. (sitenize siyah çok yakışıyor lütfen değiştirmeyin)

      • Yeti baktığım bir model, ama, otom. benzinlisi Focus kadar yakıyor, dizeli hem pahalı hem de şu anda otomatik modeli yok. Son test ettiğiniz manuel P2008’in robotize dizelini tavsiye eder misiniz? Benzinlisi güçlü ama fazla yakıyor, 4 ileri otom. vites geri bir teknoloji. Vaktinizi alıyorum, kusuruma bakmayın. Teşekkürler.

      • 2008’in iç mekanı çok iyidi ama dört ileri robotize için aynısını söyleyemem maalesef. Bence Yeti,Focus kadar müsrif olmayacaktır. Ayrıca sahiden keyifli bir araç.

  3. Yeti için ısrarınız, beni Şubat 2014’de gelecek makyajlı kasayı beklemeye ikna etti. Benzinli DSG daha az yakacakmış, ayrıca dizel DSG’de gelecekmiş. Son bir sorum olacak. P2008 modelinin robotize modeli yerine benzinli 1.2 VTİ klasik otomatik modelini alsam hangi açılardan pişman olurum? Teşekkürler.

    • Merhaba

      Fotoğraflardaki araç otomatik olsa da, test aracım manuel olduğu için net bir cevap veremem fakat 508’deki kadar sarsıntılı olmadığını duymuştum.

  4. Eşim 2008 dizel otomatik vites süpriz yapıp almış aracı beğendim özelliklerini keşfetmeye çalışıyorum bu araçta cd yok bu iş nasıl olur açıklayacak biri varmı 😀

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: