Skip to content

MX-5, DUSTER VE NİSMO İLE DÖRDÜNCÜ GELİBOLU HİKAYESİ

--IMG_8545Sağa çekmem gerek. Kollarım çok yoruldu. Shakira’nın Empire klibindeki doğa harikasına (Shakira’nın kendisinden bahsetmiyorum) benzeyen bir yerdeyim. Tabi burada yeşillikler üzerinde koşan Shakira değil, sürüsüne yaklaşmamdan rahatsızlık duyan bir çoban köpeği. ‘Karabaş karabaş tu kıs kıs kıs’ demeye çalışsam da pek oralı olmuyor. Arabadan çıkmamanın daha hayırlı olacağına karar verip üzerimdeki boşluktan gökyüzünü izliyorum bir süre…

Burayı hatırladım. Geçen seneki Gelibolu sürüşünde (yazının ikinci fotoğrafı) çekimlerin bir kısmını burada yapmıştık. Mini’yi düşünüyorum, Volvo’yu… Bu sürüşün geçen seneki teması ‘country’ idi. Peki ya 2014’ün teması nedir? Bu sorunun cevabına az sonra değineceğim. Öncelikle bu seneki güzelliklerimizi tanıyalım;

-IMG_8677Keyif otomobilinin tanımı, drift okulu, iki koltuklu dört bardak tutuculu, sağ ayakla girilesi sol ayakla çıkılası hayırlı roadster MX-5

-IMG_8776Halk kahramanı, modern zaman Toros’u, yapmacıklık düşmanı dürüst SUV Duster 

-IMG_9235Ve son güzelimiz, Clio RS motorlu, dört tekerlekten çekişli, GT-R baharatlı mutant Juke Nismo. Ayrıca koltukları çok güzel…

Gördüğünüz gibi, en az buradaki kadar uyumlu bir üçlümüz var!? Peki olayımız nedir?

Efendim malumunuz, son dört yıldır bahar aylarında, Gelibolu Yarımadasında özel sürüşler yapıyorum. Buraya ilk kez Smart Roadster ile, sonrasında VW Scirocco ile, geçen yıl ise Mini Countryman & Volvo Crosscountry ikilisiyle gelmiştim. ‘Neden Gelibolu?’ sorusunun cevabını daha evvel pek çok defa yazmış olsam da kısaca cevaplayayım: Muhteşem bir doğa, Victoria meleklerine taş çıkartacak kadar kıvrımlı yollar, pürüzsüz asfalt kalitesi, sessizlik ve neredeyse sıfır trafik… Test sürüşü yapmak ve biraz olsun kafa dinlemek için daha uygun bir yer bilmiyorum. İşte bu yüzden Gelibolu.

IMG_8814IMG_8737Bu yılın temasına dönelim… MX-5 buradaki üçlünün ‘keyif için üretilmiş spor otomobil’ yönünü temsil ediyor. Duster ise dört tekerlekten çekişli, hafta sonu yapılası uzun yol gezilerine uygun, gurbetçi bavulu gibi doldurabileceğimiz otomobil ihtiyacımızı karşılıyor. Duster’ın rolünü oynayabilecek çok farklı 4×4 mevcut fakat hem geçtiğimiz günlerde okurlarımdan gelen talep, hem de Duster’ı dürüstlüğünden ötürü çok sevme durumum bir araya gelince bu görevi anası Romen, babası Fransız dostumuza vermeyi uygun gördüm. Burada önemli bir detayı belirtmem gerek: Bunun gibi çok otomobilli testlerde her bir aracın programının uygun olduğu bir kesişim yakalamak ölümüne zor oluyor ki buradaki sürüşün programı Mart ayının sonunda hazırlanmıştı. Ne var ki, bu test için programlanmış 4×4 Duster, benim alacağım tarihten bir gün önce hayırsever bir vatandaş sayesinde kaza kurbanı olduğu için, 4×2 bir Duster kullanmak zorunda kaldım. Off-Road yapacak halimiz yok ama bu duruma neden böylesine üzüldüğümü az sonra anlayacaksınız. Bu arada kazanın ardından ‘aracımız kaza yaptı, yok sana araba maraba’ demek yerine, kısa süre içerisinde farklı bir otomobil ayarlayan Renault yetkililerine teşekkür etmezsem ayıp olur.

Bir tarafta yapısı gereği görece kullanışsız (iki koltuk, küçük bagaj, yatma kıvamına gelemeyen koltuklar) fakat safkan keyif otomobili; diğer tarafta her yere gidebilen, içinde uyuyabileceğiniz, gardırobunuzun yarısını alabilen (bu kısım erkekler için geçerli) fakat yapısı gereği farklı tavizler (örneğin sürüş keyfi) vermek zorunda kalan bir aktivite otomobili… Peki Juke Nismo’nun olayı nedir? 200 bg, dört tekerlekten çekiş ve GT-R baharatı burada ne arıyor?

--IMG_8782Tahmin edebileceğiniz gibi, Nismo’nun keyif otomobili ve aktivite otomobili kavramlarını birleştirip birleştiremeyeceğini anlamaya çalışacağım. İki sağlam referans noktası ve fazlaca merak edilen, dikkat çekici bir mutant… Çoban köpeği arabaya atlamadan önce yoluma devam etsem iyi olacak.

Hani okul öncesi çağlarımızda sürücü koltuğuna geçer, gökyüzüne bakarak direksiyon sallardık heyecanla… Yaşınız kaç olursa olsun, MX-5 size o günlerden kalma tatlı bir heyecan yaşatacaktır emin olun. Fazla güç, patinaj sesi yahut şekil peşinde koşmayan efendi bir otomobilden söz ediyoruz. MX-5’le ilgili yapısal detaylara fazla değinmek istemiyorum zira bu klasik bir test sürüşü olmadığı için otomobilin bu sürüşteki misyonundan bahsetmek daha uygun olacaktır. ‘Ama ben çok merak ediyorum MX-5’in plastik kalitesini!’ diyorsanız, daha evvel yaptığım MX-5 testine buradan göz atabilirsiniz.

--IMG_8643Yarımadanın güneyinde, Akdeniz sahil yoluyla yarışacak kadar nefis, bol virajlı bir yol uzanıp gidiyor. Stabilite kontrol sistemim kapalı, solumda deniz, sağımda yamaç… MX-5’in kafası zemine raptiye gibi yapışırken, arka taraf sizinle daima iletişim kuruyor ve tutunma miktarını an be an hissettiriyor. Hatta hissettirmiyor, sizinle direkt olarak konuşuyor: ‘Bırakmasam mı? Bak bırakıcam ha! Şöyle hafifçe bırakıyorum bak! Bıraktım!’

Otomobilin şasisi sizinle bırakma muhabbeti yaparken, motor ise depodaki yakıta Aslı’nın Su Gibi şarkısını söylüyor: ‘Seni su gibi içmeye geldim, dım dım dı dı, içmeye geldim…’ Evet MX-5 çok yakıyor. Otomobilin gözüne gözüne bastığınız bir dağ yolu sürüşünde 15 litre tüketmeye hazır olun.

Başka? Gövdesi yatmaktan çekinmeyen bir otomobil MX-5. Öyle ki C segmentinin birçok otomobilinden daha yumuşak bir karakteri var. Bu durum kimi damak zevklerine pek hitap etmez fakat ben yumuşak içimli doğal otomobillere bayılırım. Kafa viraj girişinde, arka tarafın tutunma limitleri usul usul geride kalıyor ve gövde teknemsi hareketler yapıyor… O kadar doğal, o kadar hissel bir süreç ki, bunu her gün yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. Test aracımın otomatik şanzımanına farkındaysanız hiç değinmedim, mümkünse siz de değinmeyin. MX-5 dediğin şey manuel olur canım kardeşim, unutma.

MX-5’in karakterini biliyordum, bir kez daha hatırlamış oldum: His, hassasiyet, keyif, yumuşak içim… Juke Nismo, görevinin ‘keyif’ kısmında MX-5’e ne kadar yaklaşabilir dersiniz?

---IMG_9103MX-5’te şanzıman kurbanı olduk, Juke Nismo da aynı yerden vuruyor. Genellikle CVT ve performans kelimeleri pek bir araya gelmez, bilirsiniz. Nismo’nun ÖTV’ye kafa tutan 1618 cc hacmindeki 200 bg’lik motoruna eşlik eden CVT şanzıman, harekete dönüşen ısı enerjisini dört tekerlekten çekiş sistemi vasıtasıyla yere aktarıyor. Bu sistemin üç farklı sürüş modu mevcut: Bildiğin iki çeker, akıllı dört çeker, adam gibi dört çeker…. Öncelikle Nismo’nun önden çekiş modunda pek keyif vermediğini belirteyim zira virajlarda otomobili doldurup da çıkışa doğru gaz vermeye başladığınızda aracın kafası ısrarla açılmak istiyor. Akıllı 4×4 modu bu duruma epey mani olsa da, milisaniyelik marjlar keyfinizi törpülüyor. Aracın isminde de geçtiği üzere, Nismo’yu 4WD modundan çıkarmamak ve otomobilin karakterini bu modda değerlendirmek en iyisi.

Aynı virajlar, aynı çizgi ve Nismo. Dikkatimi çeken ilk detay, otomobilin yola çok sağlam basması. Bu avantajını büyük oranda dört tekerlekten çekişten ve taş gibi süspansiyonlarından alan Nismo, yolun eğimlerinde, şaka maka, pist otomobillerine benzer bir süspansiyon karakteriyle yürüyor. Bunu dışarıdan çok daha rahat gözlemleyebilmek mümkün. Hakikaten insana keyif veren bir manzara… Dikkat çekici ikinci detay ise CVT şanzımanın bu araca hiç yakışmaması. Ayağınızı zemine sabitlediğinizde vites yükseltmemekte direniyor ve motorun saç kurutma makinesi gibi çalışmasına sebep oluyor. Çift kavramalı bir ünite hiç fena olmazdı doğrusu.

Ne var ki, tutunma miktarı bakımından MX-5’i geride bırakabilen Nismo, ne kadar tutunduğunu yahut tutunmayı ne zaman bırakacağını bildirme konularında epey ketum davranıyor. Buna bir de direksiyondaki hissizlik eklenince hoppala paşam malkara keşan moduna, Mazda’dan daha hızlı fakat Mazda’dan daha hissiz biçimde yol alıyorsunuz. Ayrıca yüksek oturma pozisyonu sürüşün merkezinde hissetmenize mani olan bir başka detay…

Fakat Nismo’nun karakterine alışınca, hakikaten abuk viraj hızlarına ulaşıyorsunuz ki MX-5’in ağzı açık kalıyor. 4WD modunda, korkutucu bir hızla viraja yaklaş; hafif bir sol ayak freniyle ağırlığı öne taşı ve bam! Direksiyonu sertçe kır! Ön taraf ilk birkaç milisaniyede tutunmaya çabalayacak, sonra başarılı olacak ve arka taraf minimal bir salınma ile aracın burnunu takip edecek. Ciddi ciddi, G kuvveti yediğinizi hissedebiliyorsunuz. Bir süre sonra hissiz de olsa, jetgiller hızıyla yol almak insana keyif veriyor doğrusu.

-IMG_8710Koltuk demişken, bundan bahsetmem gerek: Juke Nismo’nun sportif detayları koca bir alkışı hak ediyor. İçeride alkantara kaplı spor koltuklar, alkantara-deri karışımı direksiyon simidi ve kırmızı devir saati; dışarıda ise kaslı gövde kiti, 18’lik jantlar ve arka spoyler gibi detaylar aracın sportif algısını kuvvetlendiriyor. Üç farklı sürüş moduyla gaz, şanzıman ve direksiyon tepkilerini değiştirebilen Nismo, GT-R’ı anımsatan bir G-metreye bile sahip fakat kaç G yediğimizi de ölçse iyiydi. İşin özü, Nismo’nun sürüşten önce kanınızı kaynatan bir duruşu var ki benzerini MX-5’te bulmak güç.

Zor soru geliyor: Hangisi daha keyifli? İnanın bu sorunun cevabı yok. Juke Nismo his ve keyif anlamında MX-5’in gerisinde kalsa da, karakterine alışırsanız virajlarda bir ‘hot hatch’ hızında kullanmanın mümkün olduğu (ama ‘hot hatch’ olmayan) bir otomobil. O, çağımızın değişen otomobil algısının en iyi örneklerinden biri. Çok hız, az his… Sevin ya da nefret edin, durum budur. Ayrıca crossover sınıfının korkutucu bir hızla büyüdüğünü düşününce, uzun vadede ‘hot crossover’ ihtiyacının doğması da mümkün görünüyor. Görünen yerlerine gösterilen incelik, görünmeyen yerlerine de gösterilirse her kasiste böbreklerimizin nerede olduğunu hatırlamak zorunda kalmayız ve sürüşü biraz daha doğallaşır. Bu haliyle, yeni başladığı hobinin veya sporun en kral ekipmanlarıyla donanan fakat o işte henüz acemi olan insan profilinin otomobil versiyonu olan Nismo, zaman içerisinde becerilerini geliştirecektir diye düşünüyorum zira yepyeni bir sınıftan söz ediyoruz. Daha fazla GT-R dokunuşu lazım, hadi Nissan!

--IMG_8659MX-5 ise gerçek bir klasik. Zamana direniyor. Endüstrinin gittiği yöne direniyor. Zor olanı tercih ediyor. Her modelin her şeyi yapmaya çalıştığı bir zamanda, ‘ben sürüş otomobiliyim’ diye sessiz çığlıklar atıyor ve halen ‘keyif otomobili’ referansımız olarak kalmayı başarabiliyor. Bu duygusal yaklaşım için bir kez daha teşekkür ederim Mazda.

--IMG_8413Ve Duster… Ne vaat ediyorsa yapabilen ve gereksiz beklentiler içine girdiğinizde ‘sana gül bahçesi vaat etmedim’ diye postayı koyabilen bir otomobil. Buradaki görevi, hafta sonu aktivitelerinde kullanışlılığıyla yüz güldüren ve hafif arazide ilerleyebilen otomobil referansı olmak. Duster’ı ekip olarak çok sevdik. İşte nedenleri;

‘Basit iyidir’ felsefesini hissettirebilmek için bir dünya para istemeyen, ‘basit iyidir ve ucuzdur’ yolunu seçen bir otomobil Duster.

Renault ile (doğal olarak Nissan ile) çok fazla ortak parçası var. 1.5’lik dizel ünitesinden tutun da, navigasyonundan, klima kontrollerine kadar Renault… İlginçtir Juke Nismo ve Duster’ın platform kardeşliği bir yana, bagaj aydınlatma ampulleri bile birebir aynı… (Söküp baktık)

Gurbetçi bavulu demiştik… Sahiden de gurbetçi bavulu kadar eşya alabildiği gibi, iç mekan ferahlığıyla da insana iyi hissettiriyor Duster.

Çok az yakıyor. Nismo’nun yarısı, MX-5’in üçte biri kadar. Belki daha az…

Virajlarda zorlayınca arkasını bırakıyor ve kaçırılan dede Kartal’ı gibi hissettiriyor. Sahiden çok basit ve doğal hissettiren, 90’ların araçlarını anımsatan bir otomobil.

Bize millet olarak ders veriyor. Romanya gibi bir ülke (amacım Romanya’yı yermek değil, her defasında ‘pek güçlü’ olduğu vurgulanan ülkemizin herhangi bir eksiği olmadığını vurgulamak) böylesine başarılı bir otomobil üretedursun, biz montaja devam.

Arka koltuğunda uyumak çok güzel çünkü koltuk minderi neredeyse düz 🙂 Canımsın!

İşte böyle samimi ve içten olan Duster’la pikniğe gitmek yahut kamp kurmak, insana otomobilin ilk üretildiği zamanları, dört tekerlekli dünyanın hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını falan düşündürüyor. Kısaca resmen sizin hizmetkarınız olduğunu hissettiriyor, yüz güldürüyor Duster.

Juke ise bu konuda Duster’ın fazlaca gerisinde kalmıyor. Tam boy stepne yüzünden bagajı Duster kadar geniş değil ve arka taraftaki ferahlık da Duster’la mukayese edilemeyecek düzeyde. Fakat çok uzun bir seyahat olmadığı sürece Nismo’yu tıkış tıkış doldurabilir ve içinde 1.90 uzanarak iki kişi uyuyabilirsiniz. Şöyle ki, arka koltukları yatırıyoruz ve düz bir yükleme alanı ortaya çıkıyor. Sonrasında koltuk başlarını çıkartıp dashboard’un üzerine diziyoruz. Daha sonra en öne kaydırdığımız ön koltukları da başlıklarını çıkarıp sonuna kadar yatırıyoruz. Son olarak pandizotu söküp ön ve arka koltuklar arasında kalan boşluğa koydunuz mu, tamamdır. Alın size iki kişilik yatak. İyi geceler.

-IMG_9225Peki Nismo ne kadar başarılı olabildi? Keyif ve kullanışlılık karışımını sevdirdi mi, yoksa ‘nasıl olsa midemizde karışıyor’ algısından bir kez daha soğumamıza mı neden oldu? Ben aracın içinde bir gece uyumuş ve yaklaşık 1000 km yol yapmış biri olarak kullanışlılık kısmını çok iyi kıvırdığına inanıyorum. Sürüş konusunda ise öğrenecekleri olsa da insan bir an durup düşünüyor: Endüstri bu şekilde giderse sahiden her şeyi çok iyi yapabilen otomobiller görebilir miyiz acaba? Bunu düşünüyorsunuz çünkü kendine has bir sürüş karakteri var ve çok temel iyileştirmelerle gayet sıkı bir sürüş makinesine dönüşebileceğini düşünüyorum. GT-R’ın crossover yorumu gibi…

***

Bu yılın Gelibolu sürüş notları, ‘blogumda paylaştığım en uzun yazı’ rekorunu kırarak sona eriyor. Ben çok yoruldum, çok keyif aldım; umarım sizin beklediğinize de değmiştir.

Sağlıcakla

***

Yaptığım diğer test sürüşlerine buradan ulaşabilirsiniz.

***

Ahmet Hamdi fotoğraflarından oluşan galerinin tadını çıkarın;

 

Reklamlar

8 replies »

  1. yazının sonunda siz, ‘blogumda paylaştığım en uzun yazı’, dediğinizde çok şaşırdığımı ifade etmek istiyorum, çünkü “yumuşak içimli” çok lezzetli bir yazıydı. lütfen arayı çok açmayın. 🙂

    bu arada sizden manuel bir miata dinlemeyi çok isterim, umarım bir gün denk gelir…

  2. mazda kaç model ismail abi 2013 mü ? dış tasarım ile iç tasarım arasında yıl farkı varmış gibi hissettiriyor ama bence aralarındaki en güzeli mazda oldu benim için

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: