Skip to content

ISUZU D-MAX V-CROSS: THOR’UN ÇEKİCİ

DSC03521Alaçatı’dayım.

Bu ay İzmir’de ikinci kez bulunmamı sağlayan lansmanın kahramanı D-Max’in sürücü koltuğunda ilerliyorum. Toz ve ter karışımıyla yoğrulan cildime yapışmış gömleğime ve her nefeste burnumu yakan toz kokusuna rağmen keyfim gıcır gıcır.

Hikayeyi biraz geriye alma vakti…

***

Adnan Menderes Havalimanı ile Urla arasında uzanan yaklaşık 50 km’lik asfalt yolda başlayan günün ilk sürüşüne D-Max’in arka yolcu koltuğundan iştirak ediyorum. Sanırım baş ve diz mesafesiyle ilgili sıkıntı yaşamadığımı söylememe gerek yoktur. Kabinin arka kısmı hacim anlamında sıkıntısız. Ayrıca oturma pozisyonunun koltuğun sırt açısı, orta kol dayama ve kapı içi tasarımı sayesinde ticari araçlardan uzak, bineklere ise yakın olduğunu belirtmem gerek.

Ne var ki, şehir içinde yahut otobanda sıkıntı olmasa da, zemin bozulmaya (araziden söz etmiyorum; bildiğimiz çukurlu-yamalı köy yolu) başladığında, az evvel bahsettiğim rahat oturma pozisyonunun tadını çıkaramıyorsunuz. Bu durumun nedeni sizin de tahmin edeceğiniz gibi, çok zıplayan süspansiyonlar. Arkada birkaç yüz kiloluk yük olsa, sorun kalmayacağına adım gibi eminim fakat kasa bütünüyle boşken arka tarafta zıpzıp olduğunuz doğrudur. D-Max bu yönüyle rakiplerinin ‘otomobilimsi’ havasından birazcık sapıyor. Peki neden?

***DSC03557

Yaşlı bir çam ağacının altında öğle yemeği için mola vererek yolculuğun ilk kısmını sonlandırıyoruz. Sırada yaklaşık 35 km’lik arazi sürüşü var. Ne yalan söyleyeyim, başta parkurun çok da zor olacağını düşünmemiştim fakat Isuzu yöneticilerinin hazırladığı nefis rota, mesajı direkt olarak iletti: Demirden korksak, trene binmezdik! Öyle keyifli bir parkurdu ki, yeri gelmişken Izusu Türkiye’ye teşekkür etmek isterim. Gelelim öve öve bitiremediğim şu parkura…

Sıkı takipçilerim off-road insanı değil, ralli insanı olduğumu bilirler. İşte D-Max’le geçtiğim parkurdan çok yoğun keyif almamın nedeni buydu.

Nasıl yani?

Şöyle ki, 3.5 km/s hızla geçilen hardcore bir off-road parkurundan ziyade, benim diyen rally raid etabına kafa tutacak kadar lezzetli bir rotadan söz ediyorum. Bol viraj, bol çukur, bol zıplama… Hani kur fotoseli, zaman tut, o kadar…

Sürüşün bu kısmı, yukarıdaki ‘neden?’ sorusuna pek güzel cevap verdi. Bozuk asfaltta çok fazla salınan süspansiyonlar, iş araziye dönünce resmen şov yapmaya başladı. Salınım, darbe emiş ve gövde kontrolü nefis! Resmen rally raid antrenmanı yaptık.DSC03541

***

Çeşme yarımadasındaki minik bir göl evinde biraz nefes aldıktan sonra, yolculuğun otele giden son bölümü başladı. Hani bildiğin, her gün kullandığın yol… Ben bu kısmı, D-Max’i biraz daha detaylı incelemek için kullandım. İşte parça parça notlar;DSC03545

– Alaçatı tarafında rüzgar sesi içerideki müziği iyiden iyiye bastırmaya başlayınca kafamda soru işaretleri belirdi. Meğer Alaçatı cahiliymişim. Yürüsen bile Doblo (ilk Doblo) kullanırken duyduğundan daha çok rüzgar sesi duyuyorsun. Nereye baksan Le Vent Nous Portera klibi… Bir memleket hep eser mi? Esiyormuş demek. D-Max yol ve rüzgar gürültüsü anlamında sınıfın en parlak çocuğu olmasa da, durumu idare edebiliyor.

– Araziden çıktıktan sonra 2WD moduna geçtim. 4WD ve 2WD arasındaki geçişleri 100 km/s hıza kadar, durmaya gerek kalmadan yapabiliyorsunuz. 4L modu içinse durup, vitesi N’e almanız gerekiyor.

– 2.5 litrelik dizelin yakıt tüketimini sağlıklı olarak ölçme şansım olmadı fakat bu motorun, otomotivdeki en sağlam ve en uzun ömürlü motorlardan biri olduğu sır değil. Ne var ki, aracın üretiliş amacının büyük bir bölümünde yük taşımak olduğu için motorun tork bandı biraz dar tutulmuş. Yani kısa bir aralık içinde tork patlaması yaşanıyor. Bu da günlük kullanımda sağ ayak alışkanlığı gerektiriyor.

– Kasayı kapatmak için birbirinden farklı aksesuarlar var ki lansmandaki araçlarda bunların tümünü görme şansımız oldu. Fakat bana kalırsa D-Max’in en yakışıklı hali, açık kasalı hali. Hem bu sayede kaç ceset derdine girmez, bir dünya adamı belediye fidanı gibi yükleyip halı saha maçına götürebilirsiniz.

– İç mekandaki plastik kalitesinin bir fırt daha artırılması şahane olacaktır. Aynı şekilde, multimedya ünitesi zamanımızın gerisinde kalıyor. Azıcık daha özenle, gayet başarılı bir kabin ortaya çıkacaktır.

– Türkiye’de monte edilmesi ve parçalarının %20 oranında yerli olması ise kayda değer bir başka mesele.

***DSC03525

Bozuk yollardan geçmek zorundaysanız, yük taşımak zorundaysanız, direksiyon başındaki zamanlarınızın ancak yarısı şehir içinde geçiyorsa, D-Max çok yerinde bir tercih olacaktır zira işler zorlaştığında acayip keyiflenen bir araçtan söz ediyoruz.

‘Yok ben şehirden çıkmıyorum, heybetiyle hava atacak bir araç arıyorum!’ derseniz seçenek bol fakat pick-up sınıfında arazi ve yük taşıma olayını ciddiye alma konusunda buradaki alet halen kafaya oynuyor.

***

Aracın fiyatlarına buradan ulaşabilirsiniz.

DSC03538

 

Reklamlar

6 replies »

  1. Arazide zorlu off road geçişleri hiç yok muydu? Saatte 3 km ile gidilenlerden 🙂 Orada da bir görseydiniz keşke. Bir de, Isuzu dizel motorlarına ayrı bir yazı yazın vaktiniz olduğunda. Bilmeyenler, öğrensin. 🙂

    • Ağır arazide araç mekanik anlamda fazla zorlanmıyor. Bahsettiğim parkurda 70-80 km hızla derin çukurlara yahut aracı yerden kesecek yüksek kasislere sürme şansım oldu.

  2. Eğer dağda bayırda kapayacaksanız bu arabayı tek geçerim , rakip olarak amarok vb araçlara karşı , ama servis bakımı için Bartın’a getirmeyin çünkü servisinde ben çalışıyorum ve yoruluyorum 😀

  3. Selamlar,
    ISUZU ile yasadigim sikintiyi fabrikaya attigim mesajla almayi dusunenlere aktarmak isterim. Servis, parca, fabrika sikintilari cok ciddi duzeylerde ve en ufak bir musteri memnuniyeti yok firmanin. Almadan once umarim okuyup bir kez daha dusunursunuz.
    Iyi gunler.

    26.12.14 tarihinde hasar onarimi icin servise biraktigim 34 DP 2343 plakali ISUZU D-MAX marka aracdan bu tarihe kadar en ufak bir bilgi alamadim. Aradigim zaman parca bekliyoruz deniliyor. Tum islerim aksadi. Arac 2014 model 0 km olarak 5 ay once alindi ve aracta birsuru sikinti yasadim. Ciddi anlamda sikayetciyim. Cevremde kim varsa araci almamasi tavsiyesinde bulunuyorum. Kusurlu mal olarak satildigini dusunuyorum. Eger bu sikinti bu hafta icinde duzelmezse yasal olarak ne yapabilecegimi arastirmaya baslicam. Musteri memnuniyetsizligi konusunda cok basarilisiniz. 90.000 TL verip sifir araba aliyoruz ve magdur duruma dusuyoruz. En son yasadigim sikinti, arac persembe gunu hazir olucak gelip alabilirsiniz diye servisden aradilar, Edirneden sadece arabayi almak icin geldim ve ayni gun icinde geri donmem gerekiyordu ancak servisi aradigimda parcanin daha gelmedigini soylediler. Gerek servis olarak, gerek fabrika olarak ilgisizliginiz icin tesekkur eder iyi gunler dilemem.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: