Skip to content

ADVERTORIAL: YENİ POLO B SEGMENTİNE SIĞMIYOR!

Yeni_VW_Polo_002-001Yeni Polo’nun detaylarını bundan birkaç ay önce öğrenmiş ve twitter hesabımda şunları yazmıştım: Yeni Polo ‘makyaj nedir ve nasıl olmalıdır?’ sorularını çok iyi cevaplıyor

Öncelikle neden böyle düşündüğümü bilmenizi isterim. Efendim, makyaj dediğimiz olay her şeyden evvel mütevazı ve naif olmalıdır. Herhangi bir modelin makyajında, o modelin bir önceki versiyonuna göre çok ciddi görsel değişimler söz konusu ise, o makyaj operasyonundan şu anlaşılır: Bir önceki modeli kimse sevmedi, en azından yeniyi kurtaralım. Ayrıca, bir makyaj jant, tampon, egzoz ucu gibi görünen detaylara değil de; motor teknolojileri ve güvenlik ekipmanları gibi görünmeyen detaylara eğiliyorsa, orada kayda değer bir şeyler oluyordur.

Yeni Polo için yapılan makyaj operasyonunun yarattığı görsel farklılıkları, ancak elf gözlü otomobil delileri ilk bakışta fark edecektir… Ön panjur, alt aydınlatma grubu (sis farı, gündüz farı ve statik dönüş aydınlatması içeriyor) ve hafifçe elden geçirilen stoplar hariç, eskisiyle neredeyse aynı görünen bir Polo’dan söz ediyoruz ki bu iyi bir şey. Bu arada, aydınlatma demişken, B segmentinde, opsiyonel de olsa, LED farlar sunan bir otomobil var artık.

Yeni_VW_Polo_007-

İç mekanda ise Golf’ü andıran yeni direksiyon simidi, tasarımı hafifçe değiştirilen gösterge takımı ve yeni multimedya sistemi dikkat çekiyor. Yeni Polo’yu kullanmış biri olarak, kabinin B segmentinden çok daha yukarılarda hissettirdiğini belirtmeliyim. Özellikle yeni direksiyon ve konsoldaki dokunmatik bilgi-eğlence sistemi sayesinde içeride Golf esintileri hakim… Bunun yanında, ses yalıtımı ve konfor düzeyi, Yeni Polo’yu segmentinin üzerine taşıyan bir başka detay. Yeri gelmişken belirteyim, otomobilde klasik hidrolik destekli direksiyon değil; bu sınıfta ilk kez, elektro-mekanik direksiyon kullanıyor. Peki ne işe yarar bu elektro-mekanik direksiyon? Bu sistem park manevralarında direksiyonu yumuşatarak kol kaslarımızı rahat bırakan, yüksek hızlarda ise direksiyonu sertleştirerek sürüş kolaylığı sağlayan, aynı zamanda hidrolik sistemler gibi bakım gerektirmeyen bir teknolojidir.

Yazının başında görünmeyen detaylar demiştim hani… İşte Yeni Polo’da onlardan bol bol mevcut. Öncelikle kaputun altından başlayalım;

75 bg güç ve 95 nm tork üreten 1 litrelik benzinli MPI motor, aracını çoğunlukla şehir içinde kullanan ve ekonomi beklentisi yüksek olan kullanıcıları hedef alıyor. Ayrıca test sırasında bu motorun nefis sesine şahit olmuştum, eminim sizler de çok beğeneceksiniz. Minik motorumuzun fabrika tarafından bildirilen tüketim değeri ise 5.1 litre.

İkinci benzinli motorumuz ise 90 bg güç ve 160 nm tork üreten 1.2 litrelik TSI ünite. 5 ileri manuel veya 7 ileri DSG şanzımanla kombinleyebileceğiniz bu motoru da test ettiğimi ve performans/tüketim oranıyla epey dikkatimi çektiğini belirtmem gerek. 1.2’nin tüketim değeri ise ortalama 4.7 litre.

Dizelde ise aynı hacme sahip iki farklı motor mevcut. 75 bg ve 90 bg güç üretebilen 1.4 litrelik dizellerin 90 bg’lik versiyonu 230 nm tork üretirken, ortalama 3.4 litre tüketiyor. 75 bg gücündeki dizelin sadece manuel şanzımanla satın alınabildiğini de ekleyeyim.

Bütünüyle yeni olan bu motorlar, eskisinden daha verimli ve teknolojik olmalarının yanında; Start/Stop ve fren enerjisi geri kazanımı gibi teknolojiler barındıran BlueMotion paketiyle birlikte birlikte, eskiye kıyasla, %20’lik yakıt ekonomisi sağlıyor. Alkış!

Yeni_VW_Polo_003-001

Son olarak otomobildeki dikkat çekici güvenlik ekipmanlarından da bahsedip yazımı sonlandırmak istiyorum. Yeni Polo’da ESP, ikincil çarpışma freni (Multi Collision Brake) ve bayanların çok sevdiği yokuş kalkış asistanı (Hill Hold) standart. Aslında standart güvenlik ekipmanları listesi bir hayli uzun (elektronik motor çekiş kontrolü (MSR), elektronik diferansiyel kilidi (EDL), elektronik çekiş kontrol sistemi (ASR), hidrolik fren asistanı (HBA) ve lastik basınç uyarısı) fakat ben çok dikkatimi çeken opsiyonel bir teknolojiden bahsetmek istiyorum: Adaptif Hız Sabitleyici (ACC). Bu sınıfta ilk kez kullanılan bu sistem öndeki aracın hızına göre takip mesafenizi koruyor. Hatta öndeki durunca, sizi de durduruyor. B segmentinden bahsettiğimizin farkındasınız değil mi? Opsiyonel güvenlik ekipmanlarına ön bölge asistanı (Front Assist), şehir içi acil durum freni (City Emergency Brake) ve yorgunluk tespit sistemini (Fatigue Detection) de ekleyip Polo’nun kabarık güvenlik sicilini noktalayalım.

Geçtiğimiz yıllar boyunca sınıf liderliğine oynayan Polo, artık bu başarıyla yetinmiyor ve gerek barındırdığı teknolojiler, gerekse sürüş özellikleriyle sınıfının standartlarını genişleten bir otomobil olma yolunda sakin sakin ilerliyor. Ne diyelim, BÜYÜKSÜN!

Yeni_VW_Polo_004-

Reklamlar

5 replies »

  1. İsmail Bey “bu sınıfta ilk kez elektro-mekanik direksiyon” kullanıldığını yazmışsınız; bu bilgi doğru değil, diğer markaların B ve hatta A sınıfı modellerinde de elektro direksiyon -EPS- mevcut olduğunu ufak bir araştırmayla görebilirsiniz. Hatta benim kullandığım A sınıfı ve 2007 model Kia otomobilde bile var.
    isterseniz yaznın bu bölümünü edit edebilirsiniz.

  2. Birde tamam çok özellik eklenmiş, yenilikler var aynı zamanda B sekmentli bi araba ama arabanın 90 hp dize fiyatı 61.000 🙂 bu fiyata focus alınır yada 2. el bmw mercedes audi var 🙂 en fazla 50 olmalıydı zannımca .)

  3. malum ÖTV… Golf 7 ilk çıktığı zamanlarda yada 2013 başıydı sanırım kendimce bi Exell listesi oluşturdum araç fiyatlarıyla ilgili yanılmıyorsam Golf7 43bin TL civarında bir fiyatı vardı.. bugün makyajlı Polonun 1.2TSİ motorlu comfortline donanımlısı 45bin TL olduğunu görünce içim acıyor resmen.. 🙂 şuanda sıfır araç almak heleki bu fiyatlara ne kadar mantıklı bilemiyorum.. hele ikinci el piyasası içler acısı.. her neyse nereden nereye geldim özür dilerim.. sonuç olarak, Polo makyajdan önce bence B sınıfının lideri değildi fakat makyajlı Polo sizinde dediğiniz gibi şu haliyle çok çok güzel ve dolu olmuş B sınıfında bence lider artık ama fiyat … Devletimiz sağolsun..

  4. Opsiyon olarak bile ikiden fazla havayastığı alamadığımız bir araçta güvenlikten söz etmek ilginç olmuş…

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: