Skip to content

RENAULT CLIO RS 200 TURBO: MİNİ GT-R

IMG_9915-001Two Suns in the Sunset dinliyordum yukarıdaki fotoğraf çekildiğinde. 

Gün batımında iki güneşi birden izlerken, tıpkı şarkıda söylendiği gibi, yaşadığımız iyi anları düşünüyordum.

En son bir test otomobilini teslim edeceğim için ne zaman üzüldüğümü hatırlamaya çalıştım.

116d mi? Sanırım…

Sonra şarkının erimekten bahseden son kısmı başladı. Sahiden eriyordum…

İstanbul, 2014’ün en sıcak gününü geride bırakırken kendime bir gölge bulup RS’i izlemeye devam ettim.

Laurens van den Acker’in elinden çıkan bu otomobilin ‘normal’ bir versiyonunu daha evvel test etmiştim. Şöyle bir bakıyorum da, standart Clio’lar ile RS Clio arasında, dışarıdan bakınca, çok da ciddi farklar bulamıyorum. 17 inçlik jantlar, çift egzoz çıkışlı arka tampon ve arka camın üzerindeki spoyler de olmasa, bu şeyin bir RS olduğunu anlamam için ona epey yaklaşmam gerekecekti.IMG_9903-001

Peki bu star ışığı nereden geliyor?

Normal Clio’larda hiç hissetmediğim bu çekicilik, RS logosunun bilinçaltıma oynadığı bir oyun mu?

Hayır, öyle olsa, onca insanın bakışı etrafta bol miktarda bulunan bir otomobile sırf daha hızı gidiyor diye çevrilmezdi.

Bu şeyi iki gündür kullanıyorum ve artık eminim. Hissettiğim star ışığının, Eva Herzigova çekiciliğinin tek bir nedeni var: Liquid Yellow

Renk, bir otomobilin yarattığı algıyı bu kadar değiştirebilir mi?

Keşke bütün sarışın kadınların saç rengi Liquid Yellow olsa…

***

Fotoğrafçım seslendiğinde kendime geldim. Su kaybından ve yorgunluktan olsa gerek, şarkının bittiğini dahi fark etmeden, birkaç dakika boyunca dalıp yukarıda yazdığım şeyleri düşündüm. RS’le vedalaşmamıza henüz 24 saatten fazla varken, içimdeki kaygıya engel olamıyordum.

Sonra otomobili eve bırakıp, geceyi Taksim’de geçirmeye karar verdim ve 16 Ağustos Cumartesi gününü böylece kapattım.

Hikayeyi iki gün geriye sarma vakti…

***IMG_9914-001

Onu ilk gördüğümde, abartısız, ağzım ayrıldı.

Hani görür görmez baş döndüren malum platonik vardır ya, işte aynı onun gibi…

Hayır bakıyorsun, bildiğin Clio.

Peki nereden geliyor bu çekicilik?

Sorunun cevabını, yukarıda da yazdığım gibi, iki gün sonra bulabildim.

Liquid Yellow can yakıcı bir renk ki RS’in aurasını müthiş değiştiriyor.

***IMG_9964

Sonra içeri geçtim.

Koltuklar dizel Megane ile RS Megane evliliğinden doğmuş gibi. Şekil olarak çok cafcaflı olduklarını söyleyemem fakat bedeninizi virajlarda yeterince iyi kavrıyor ve direksiyona tutunma gereği bırakmıyor.

Kırmızı kemerler o kadar güzel ki, 40 yıllık minibüs şoförüne bile kemer bağlatır. Yeterince yaklaşırsanız kemerlerin I’m Too Sexy diye mırıldandıklarını duyabilirsiniz.

Vites kolunda, direksiyonda, havalandırmalarda ve kapı içlerinde kırmızı detaylar mevcut. Pedallar (iki adet) alüminyum. Spor otomobil klişelerinden söz ediyoruz…IMG_9952

Direksiyonun gerisinde iki tane kulakçık ve orta konsolda, üzerinde R.S. DRIVE yazan bir tuş bulunuyor. Bunların ne işe yaradığından az sonra bahsedeceğim.

Sıkıcı kısmın bitmesine az kaldı, biraz daha sabır.

İç mekandaki malzeme ve işçilik kalitesi Alman rakipler kadar ışıltılı olmasa da, yolda giderken ‘Acaba o çukura girersem sunroof içeri düşer mi?’ türünden kaygılara kapılmıyorsunuz. Malzeme kalitesi demişken, takıntılı olduğum bir detayı paylaşayım: Sinyal kolunun kalite hissiyatı çok güzel, keşke aynı kaliteyi cam kumandalarının etrafındaki plastikte de bulabilseydim.

RS artık dört kapılı olduğu için hem kabiniyle, hem bagajıyla dört kişinin kullanabileceği bir otomobil. Hacim problemi yaşamadık.

İç mekana dair son notum, sürüş sırasında kabindeki yol ve rüzgar gürültüsünün kabul edilebilir seviyelerde olması. Yok diyemem fakat can sıkacak kadar göze batmıyor.

Geçmiş olsun, sıkıcı detaylar geride kaldı.

***IMG_9963

RS’i RS yapan şeylere az sonra geçeceğim fakat birçoğunuzun cevap beklediği önemli bir mesele var;

Yazının başından beri dört kapılı, otomatik şanzımanlı ve turbo motorlu bir Clio RS’ten dünyanın en normal şeyiymiş gibi bahsedip durduğumun farkındayım ki otomobili kullanana kadar inanılmaz önyargılı olduğumu da itiraf edeyim.

Çok az otomobil kendi sınıfında Clio RS kadar uzun süreli bir liderlik sürdürmüştür. Ve, RS’e dair sevdiğimiz her şeyin (atmosferik motor, manuel şanzıman, tek kapı) bir anda tepetaklak olmasından sonra sanırım önyargılı davrandığımız için kimse bize kızmayacaktır.

Dostlarım, Renault Sport’un ateşli hatchback uzmanlığını tartışacak değiliz. Ne var ki, firmanın bu sınıfta hitap ettiği kesim, bu zamana kadar sizin bizim gibi hardcore fanlardan öteye geçemiyordu. Hastası olduğumuz RS modellerini bir hatırlarsanız bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

Renault, hothatch sınıfında daha geniş bir kitleye, dolayısıyla daha fazla insana hitap etmek istiyor. İşte Clio RS’teki değişimlerin esas sebebi budur. ‘Peki biz nolucaz?’ diye hayıflandığınızı duyar gibiyim.

Clio RS bulamıyorsanız, Megane RS yiyin canım!

Zaten fiyatları çok yakın…

***IMG_9848-001

Clio’nun sürüş notlarını çıkarmak için Kocaeli Rallisi’nde asfalt etap olarak kullanılan dağ yollarında uzun uzun vakit geçirdim. İşte RS’in direksiyon başından notları;

Dağ yollarına ulaşana kadar, trafikte geçirdiğim saatler boyunca, otomobili normal modda kullandım. Bu modda RS’in sportiflikten oldukça uzak, günlük kullanıma ise oldukça yakın olduğunu belirteyim. Süspansiyonlar yumuşak, içerisi huzurlu, gaz ve şanzıman tepkileri ise pamuk helva gibi…

Vites kolunun gerisinde bulundan R.S. DRIVE isimli tuşa bastığınızda otomobil spor moda geçiyor ve sizin de tahmin edebileceğiniz gibi vahşilik katsayısı biraz daha artıyor. RS’in bu moddaki sportifliğinin sınıfındaki diğer birçok otomobile (Polo GTI, 208 GTI, Fabia RS) eşdeğer olduğunu söylememde yarar var. Peki bunu neden söyledim?

Çünkü RS’in bir de yarış modu var ki film tam burada kopuyor.

Yarış moduna geçene kadar saçlarım ağardığı için, olayı adım adım anlatmakta yarar görüyorum. RS’te ESP’yi kapatabileceğiniz bir tuş yok. Stabilite ve çekiş kontrol sistemleri yarış moduna geçtiğiniz anda otomatik olarak devre dışı kalıyor. Peki nasıl geçilir bu yarış moduna?

Evvela spor modu seçiyoruz. Spor mod pembeleşene kadar ısındıktan sonra, vites değişim yönleri sıralı şanzımanlardaki gibi (ileri -, geri +) olan vites kolunu kendimize doğru çekerek manuel konumuna alıyoruz. Sonrasında R.S. DRIVE düğmesine, ekranda yarış modu uyarısını görene kadar basılı tuttuğumuzda, yemeğimiz hazır oluyor. Afiyet olsun!IMG_9868-001

Bu noktadan sonra vitesler siz istemedikçe değişmeyecek, kesici sesleri ormanlarda yankılanacak, süspansiyonlar taş kesilecek, 205 45 R17 ölçüsündeki Dunlop Sport Maxx lastikler asfaltı dişleyecek, öndeki elektronik kontrollü diferansiyel ise kilitli diferansiyel taklidi yaparak dar virajların çıkışında otomobilin kafasını bir nebze olsun içeri çekecek. İşte aynen böyle;

Videoda duyduğunuz motor sesiyle ilgili bir detayı paylaşıp devam edeceğim: RS’in multimedya sisteminden otomobilin kabinine birçok farklı aracın sesini basabiliyorsunuz. Benim favori sesim Clio V6 idi ki sistemin sizi kandırdığını bile bile kahkahalarınıza mani olamıyorsunuz. R-Sound Effect RS isimli bu sistemden keyif aldığımı itiraf etmek için otopark ekibindeki sevgili arkadaşım Sinan’ı aradığımda, o da bana ZF şanzımanlardan keyif aldığını itiraf etti. Sonrasındaki ortak yorumumuz ise tüm otomotiv endüstrisine giden türden bi’şeydi: Bizi bile bozuyor i***ler…

Bahse değer bir başka konu Launch Control. Bu sistemi kelimelerle uzun uzun anlatmak yerine bir Instagram videosu çekmeyi uygun gördüm, klibi buradan izleyebilirsiniz. IMG_9950

RS’in direksiyonunun eski RS’lerde olduğu gibi hisle dolup taştığını söyleyemem fakat oldukça direkt ve keskin çalıştığı için otomobili yolun istediğiniz yerine oturtmakta zorlanmıyor, durumu idare ediyorsunuz. Direksiyonun gerisindeki kulakçıkların malzeme kalitesi üst sınıflarla yarışıyor ve özellikle yarış modundaki vites değişim hızı hiç fena değil. Benim kulakçıklarla ilgili tek temennim daha mekanik, hani böyle çatır çutur sesler çıkararak çalışmaları… Erik gibi çalışan kulakçık isteriz.

Minik ama çok manidar bir detay: Elinizi el frenine attığınızda, hangi ayın kaç çektiğini saydığımız bölüm yolcu koltuğuna değiyor ve el frenini cart diye çekince duvara yumruk attığınızda acıyan çıkıntılar döşemelere sürtünerek acıyor. El freniyle ne işimiz olur değil mi!?!

Özellikle yarış modunda, ara devirlerdeki yarım gaz vites değişimlerinde çıkan patırtılar bağımlılık yapacak türden. Ayrıca üst devirlerdeki ‘huşşşşşş’ sesine de ayrı bir hasta oldum. Bu arada otomobil turbo motorlu olmasına karşın, gaza bir anda çökmezseniz, sizi 6000 d/d’ye kadar lineer biçimde hızlandırabiliyor.

Yön değiştirmekte en ufak bir gevşeklik göstermeyen RS’le ilgili bir başka isteğim mekanik bir kilitli diferansiyel. Tamam, elektronik kontrollü olan sistem frenleri kullanarak otomobilin burnunu bir yere kadar kontrol edebiliyor fakat bu sırada mekanik kilit taklidi yaptığını çok hissettiriyor. Bu şey, videoda da coşkuyla bağırdığım gibi, mekanik kilitle tadına doyulmaz olurdu. IMG_9920

Yine uzatmayacağım deyip uzatan imamlara bağladım. Toparlayayım cemaat;

Elektronik sistemlerini sürüş keyfimi törpülemek için değil, beni eğlendirmek amacıyla kullandığı için,

Şehir sürüşlerinde çok rahat olduğu için, 

Zorlanmadan 8-10 lt ortalama tüketim değerleri yakalayabildiği için, 

Eski RS’lerle taban tabana farklı olmasına karşın yeni tarzıyla sonuna kadar iddialı olduğu için bu şeye bayıldım. 

Peki nesini beğenmedim?

120.000 TL’yi aşan fiyatını beğenmedim, keşke ÖTV çelmesi yemeseydi sarışın bomba, 

Bunun haricinde direkt olarak beğenmediğim bir huyu yok RS’in. Mekanik kilitli diferansiyel ve biraz daha sıkı dokunuşlarla elektronik otomobil çağının cep GT-R’ı olacağına adım  gibi eminim. 

10 üzerinden 8

***

Yaptığım diğer testlere buradan ulaşabilir ya da aşağıdaki galerinin tadını çıkarabilirsiniz;

Reklamlar

7 replies »

  1. türkiye fiyatını görünce aniden soğuduğum otomobillerden biriydi (hayır, fransızlardan nefret etmiyorum!!1). ama ismail terzi böyle anlatınca, derin bir iç çektim ve ardından ‘sarışın suçsuz, bırakın gitsin!’ dedim, kendime.

    arayı açmayın ismail terzi. sinan koç’a selam.

  2. Fiyatlar böyle oldukça sanırım kendi arabamızı yapmak zorunda kalıcaz. Türkiye otomobil üretme hayaline kavuşacak.

    • fiyatların bu durumda olması ne üreticinin, ne de distribütörün suçu. absürtlük, bütünüyle yanlış olan bir vergilendirme sisteminin sonucu. yani bırakın türkiye’yi, babanız dahi üretici olsa, daha düşük fiyat beklentiniz ancak hayal kırıklığı ile sonuçlanır.

  3. Arkadaşlar, bazı şeyleri abartmayalım, gerçekçi olalım. Herkes arabanın yüksek fiyatının suçunu vergi sistemine atmış. Arabanın fiyatı 120.000 TL desek, eğer 18 cc’lik fark olmasa ve 1600 altı gibi vergi görse, arabanın satış fiyatı 91200 TL olacaktı. Aynı vergi sistemine tabi olan Ibiza Cupra 59500 TL’ye satılıyor. Şimdi sorarım size: Araba iyi, araba hoş, araba güzel, Cupra’dan daha pahalı olmayı da hak ediyor belki, ama gerçekten arada 32000 TL’ye değecek bir fark var mı?

  4. 32.000 farka cupra’ya tavan dahil alcantara-deri döşeme, motor modifikasyon, ethanol,methanol,nitro,yarış freni,paraşüt ve roll bar ekleyip üstüne kalan parayla da Türkiye turu yapılabilir.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: