Skip to content

ULTIMATE DRIVING MACHINE, ULTIMATE DRIVING ROAD İLE BULUŞURSA…

Önümdeki kamyondan birkaç seçim çalışmasına yetecek kadar duman çıkıyor…

Elimi sunroof’a uzatıyorum… Fakat ‘bızzzzttt’ sesi son bulana kadar otomobilimin kabini on numara yağ dumanıyla doluyor.

Durup beklemenin en iyisi olacağına karar verip uygun olan ilk noktada sağa çekiyorum.

Kamyonun yaralı bir su aygırını andıran sesi kapkaranlık ormanın derinliklerinde kaybolana kadar ciğerlerime saf oksijen depoluyorum.

21 yaşındaki farlarımın ampülleri dahi orijinal olduğu için ön aydınlatma grubumun ışığı ancak kendilerini ve yolun kırk elli metrelik bölümünü ışıldatıyor.

Işığa ihtiyacım var çünkü bu yolu ilk kez geçeceğim.

Apaçi mode: ON

Sisler ve uzun farlar yansın…

Böylesi daha iyi.

Debriyaja basıp Haziran erikleri kadar gevrek ve lezzetli şanzımanımı birinci vitese geçiriyorum.

Sıralı altı tınıları orman sessizliğinde hafifçe yankılanıyor ve tekrar ilerlemeye başlıyorum.

Nerede olduğumu merak mı ediyorsunuz?

20141222-153548-56148234.jpg
Bahçeköy’ü Kemerburgaz’a ormandan bağlayan nefis bir rotadayım.

Zemin karamel kadar pürüzsüz, yolun her iki yanı ise alabildiğine ağaç…

Hatta bazen üstünüz bile ağaçlarla kaplanıyor.

Bu yolla ilgili en sevdiğim detay, bir şeyler ters giderse yolculuğunuzun güzel bir ağaçta sonra erecek olması.

Bu yüzden gözler sürekli açık, bütün dikkat sürüşte.

Rotadaki sayısız virajdan birine girmemle birlikte oldukça uzun ve açık görüşlü bir kıvrıma bağlandığımı fark ediyorum.

Üçüncü vitesteyim.

Prosedür açık…

Heel and toe ile ikiye geçip Vanos’un eşiğine geliyorum ve bebeğimin kafasını çizgiye oturttuktan sonra BAM!

Arka tekerlekler boşa dönmeye, farlarım ağaçları aydınlatmaya başlıyor.

Tokyo Drift filmindeki sahnelerden birinde gibiyim…

Altımdaki şeyin 21 yaşında bir makine olduğunu hatırlayıp onu rahat bırakmak geçiyor aklımdan fakat hayır, şu an yaptığımız şey onu da en az benim kadar mutlu ediyor.

Dostlarım, biliyorum kulağınıza garip geliyor fakat otomobil limitlere yaklaştıkça mutlu oluyor, evet.

Bunu direksiyonun, şanzımanın ve pedalların her zamankinden daha tutarlı çalışmasıyla anlayabiliyorsunuz. Her şey pürüzsüz, her şey tam kıvamında…

Namaste!

Otomobil mutlu olur mu? Evet, olur.

Bulduğum her açık görüşlü virajda aynısını defalarca yapıyorum ve Leyla hiç birine yok demeden, altı yaşındaki bir çocuğun heyecanıyla yan gitmeye başlıyor.

Mutluyum.

Böyle bir yol keşfettiğim için, beni bu kadar iyi anlayan bir otomobile sahip olduğum için ve arka lastiklerim eski olduğu için…

Dönüş yolunda, uygun bir yerde aşağıdaki fotoğrafı çekip instagram’lıyorum fakat birçok insan otomobili kaldırıma park ettiğimi değil, çaktığımı düşünüyor.

20141222-154906-56946362.jpg

Hayır, kaza yapmadım.

Azıcık iyi düşünün yahu 🙂

Ultimate Driving Machine ve Ultimate Driving Road’un birlikteliğinden doğan hikayeleri zaman içerisinde çoğaltacağım.

Sağlıcakla

*

Bu yazı senin içindi Arda Kaan

Reklamlar

16 replies »

  1. Sadeliğe mi yoksa orjinalliğe mi daha çok takıntılısınız emin değilim fakat Leyla doğru ellerde gibi duruyor. Bu arada gerçek dünyaya dönecek olursak iki araç sahibi olmak size külfet getirmiyor mu? (Bildiğim kadarıyla yeni mezun bir mühendissiniz)

    • İş ve ev arası yürüme mesafesinde olduğundan ve iki araç da yaş itibarıyla en düşük MTV dilimine girdiğinden çok üzücü olmuyor aslında. Biraz delilik, biraz obsesyon lazım. Gerisi kolay 🙂

  2. Gece yatmadan son bi “ulan İsmail abiye de bi bakayım, zaten yine yazmamıştır direkt uyurum” düşüncesiyle girdim, bir de baktım ki yazı var, hem de e36. Yazıya üstünkörü göz geçirdim hafif uzunca. Son cümleye bir baktım ismim geçiyor! Ciddi ciddi duygulandım hatta ev arkadaşım şaşırdı 🙂 Aslında İsmail Abi hangi mevkiide olursan ol mutlu olmak için hiç beklemediğin en ufak bir şey bile insana yetip artabiliyor. Sen bu gece bana tebessüm ettirdin, sevdiklerin de sana ettirsin. Selametle

  3. Cidden resim ve yazının girişi kaza olduğunu düşünmeme sebep oldu. Neyseki sorun yok. Allah korusun. O yolları ben de çok severim ama 1.4 HDI ile pek zevkli olmuyor. 208 GTI’daki gibi güzel bir müzik eşliğinde Leyla ile bir video fena olmazdı aslında 🙂

  4. İsmail abi seni yaklaşık 2 – 3 aydir takip ediyorum titizlikle geçmiş yazilarini keyifle okudum yaklaşık 2 aylik bmw kullanicisiyim ( e39 5.28 ) senin de bmw sever olduğunu gördüm ve bmw ve sürüş zevki hakkinda yazdigin yazilari sindire sindire okudum bu yazinada bayildim nefis bi e36 ya sahipsin kazasiz belasiz

  5. Selam, uzun zamandir takip ediyorum blogunuzu, e36’yi gorunce dayanamadim yazayim dedim.

    98 328i vardi bende bir sene once, 191hp, manuel ve 320.000 kmde idi. Daha sonra mustang gt’m (v8 320hp otomatik) oldu ve bir gunlugune 2014 911s (pdk) surdum, simdi de e46 330 cabrio(otomatik) var.

    bunlari niye yazdim?

    yemin ediyorum 328i surerken aldigim zevki su yukarida yazdigim araclardan almadim. 100km ye 6.7sn de cikiyordu, mustang gibi hayvan, 911s gibi asiri rafine degildi, tam anlamiyla keyifliydi. mustangi virajlarda yol cizgisinde tutmak zordu, 911i ise cizgiden cikarmak. ama 328 cok dengeliydi. 190hp fakat cok agir degildi, 3.viteste rahat rahat 160 yapan bir arabayla cok guzel viraj aliniyordu be. yemin ediyorum araci virajlarda yuksek devirlerde tutup cikista gazi kokledigimde kafam 911den daha hizli carpiyordu koltuga.

    buralarda cok ucuz, 4000 liraya almistim, mekanikerime hediye ettim yenisini alirken. hala arada surerim, benim 330ci den daha zevkli geliyor. her virajda yalvariyor resmen ne olur vitesi dusurup debriyaji hizla birakayim diye.

    kisaca hayirli olsun, elektronigi ve saf surus zevkinin dengesini cok iyi bulmus bir arac kullanmaktasiniz.

    ufak soru, diferansiyeli acik (standart) bunlarin, limitli m3 diferansiyeli ile degistirmeyi dusunuyor musunuz?

    gonlumden e30 m3 geciyor, koleksiyonluk oldugundan biraz pahali (40.000 TL civari) insallah alacagim onu da bu sene. benim leyla da bu (cidden adini leyla koymustum aldigimda, sizin postu gorunce ayri bir sevindim)

    • Açıkçası şu an görünen veya görünmeyen herhangi bir yerde orijinali bozmak niyetinde değilim. Kilitli diferansiyelin benim damak zevkime fazlasıyla uyacağını düşünsem de, bana nedense otomobile hakaretmiş gibi geliyor değişiklikler

      • Bence otomobili kişi olarak görmek yerine bütünleştiğiniz bir elbise veya voltron olarak görürseniz kişiselleştirmenin ne kadar anlamlı seçenek olduğunu göreceksiniz. Elbette ki sadece yapılmış olması için yapılan “ricer” klasmanındakileri istisna tutuyorum.

      • Diğer yanım da aynen böyle söylüyor fakat ‘O’na saygısızlık diye düşünüyorum kendi keyfim için müdahalede bulunmak. Kara yoluyla Ring’e gitmeyi düşündüğüm halde, süspansiyon değişimini hiç düşünmedim mesela. Varsın 90’ların dürüstlüğüyle kalsın, ben yavaş gideyim 🙂

      • Yani bana kalırsa sonuçta seri üretimden ortaya çıkmış metanın herkesin karakterine uymasını beklemek hata olur. Tabi geçen yılların onu 90’lardaki zindeliğinde bırakmayacağını da unutmamak lazım. Markalar bile bu pastadan pay alabilmek için ortaya seçenekler çıkartıyorsa bize laf düşmez heralde

      • tekrar hayirli olsun, nazar degmesin, cok temiz gorunuyor araba yahu. kilitli diferansiyele gelince, arabayi uzun bir muddet kullandiktan sonra degistirmek isteyeceksiniz (cogu kiside boyle oluyor) cunku kilitli diferansiyel modifikasyonu genelde m3 diff.i takarak oluyor ve onun da oranlari daha kisa. tekerdeki tork orani artiyor, mis 🙂

  6. İsmail abi ciddi anlamda arabalar hakkınaki yorumların benim gözümde türkiye için en iyi 2 arasında (otopark ve sen en iyilersiniz, sinan abiye selamlar 🙂 ) abi sen istanbulda mı ankarada mı yaşıyorsun? birde otoparkın panpalarına girmeyi düşünüyor musun? bence efsane bişey olur sen de olursan 😀 hayırlı olsun 3.20 🙂

  7. Değerli dostum,uzun bir aradan sonra tekrar yazılarınlayım.Gaziantep’te seninle ve ”Ka” kareşimizle keyifli bir buluşmamız olmuştu.Umarım yine bir yerlerde yolumuz kesişir.İçindeki heyecan hiç eksilmesin.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: