Skip to content

#BMWHİKAYELERİ

Blogumun içerik girme penceresini özlemişim doğrusu 🙂

Fakat öyle yoğun bir tempo içerisindeyim ki, sakin sakin oturup birkaç kelime karalama şansını neredeyse hiç bulamıyorum. Bu yüzen şöyle bir karar aldım sevgili okurum: Bundan sonra, arada bir, instagram hesabımdan (@issterzi) #bmwhikayeleri etiketiyle minik hikayeler paylaşmayı ve bu hikayeleri blogumda post olarak yayınlamayı planlıyorum. Çünkü bu şekilde hem sizleri hem de kendimi üzmeden yazabilirim diye düşünüyorum.

Aşağıda yeni planımın ilk ürününü okuyacaksınız. BMW 116d’mle ilgili, üç parçadan oluşan bir hikaye… Keyif almanızı diliyorum.

Vol.1

ismail terzi

Ağaçların arasından süzülen güneş kışın ve en çok da kamyonların tecavüz ettiği tozlu asfaltın kemiklerini ısıtırken gözlerim açıldı. Geç kalmak ya da fazla erken uyanmış olmak skalasının neresinde durduğuma dair en küçük bir fikrim yoktu. Telefonumu bulmak için elimi yatakta gezdirirken başka bir şey buldum. Hayır sapıklaşmayın! Bulduğum şey kapımın önündeki 116d’min anahtarıydı. 800 km’deki 116d’min… 800 diye kilometre mi olur? 800 olsa olsa kredi borcu taksididir. Yataktan çıkıp üzerime bir şeyler geçirdikten sonra ultimate driving ayakkabılarımı, kırmızı converse’lerimi giydim. 116 bg gücündeki otomobilim kırmızı converse ile 116 bg + 10 kaplan gücüne çıkıyor. Buradan bir kırmızı converse’in 5 kaplan ettiği de anlaşılabilir. Her neyse sevgili okur. Bu yıl baharın gelişi, trip attığını inkar eden kızın tribine benzemedi mi? Bahar geldi gibi görünse de, ılımanlıktan eser yok. İncecik gömleğim gece boyunca sırtım için soğutulmuş kumaş koltuğa dokununca vay mınaki diye iç geçirdim. Üstelik daha dizelin ısınmasını bekleyecektim…. Birkaç dakika harman kaldırma sesi dinledikten sonra yola koyuldum. Zamandan, yorgunluktan ve kullanılan otomobilin fiyatından bağımsız olarak keyif veren yol arkadaşıma gidiyordum. Bu arada yol arkadaşım derken, bir insandan değil, yoldan söz ediyorum. Evet, arkadaşım yol. Devamı canım isteyince… 

Vol.2

ismail terzi

Rüyalardaki manasız bağlantıları bilirsiniz. Hani bazen Holmes’ün bile çözemeyeceği garip bir akışın ortasına atar bizi hayal dünyamız. Nedendir bilmiyorum sevgili okur, arkadaşıma (#bmwhikayeleri ‘nin ilkinde sizi arkadaşımla tanıştırmıştım) varıp da virajları geride bırakmaya başladığımda, bahsettiğim tuhaflığa benzeyen ve kelimelere dökmekte zorlandığım bir hissiyata kapılıyorum. Şöyle ki, daha önce de söylediğim gibi, arkadaşım eğlence konusunda altımdaki otomobilin fiyatını, yorgunluğumu yahut zamanı düşünmeksizin bütün cömertliğini ortaya koyar. Virajlar peşi sıra bağlanırken, yalanmış bir lolipop gibi incelen ve kırılganlaşan yol tutuş limitleri beni dünyanın bütün ağırlıklarından kurtarsa da, bir zaman sonra kendimi kontrol edemediğim bir akışın içerisinde kaybolmuş gibi hissediyorum. Daha açık söylemem gerekirse, sanki ben virajlara değil; virajlar bana hükmediyormuş gibi… Bunda arkadaşımla fazla samimi olmamın payı var mıdır bilemiyorum. Oysa ki tez muhabbet fazla ayrılık getirir (emin değilim tam tersi de olabilirdi) atasözünün doğruluğunu kanıtlayacak birine benzemiyordu. 116d’mle bütünleşmiş ve az önce bahsettiğim lolipopu ucuz erotik film aktristlerine taş çıkartacak kadar yoğun biçimde yalarken dünyanın en mutlu adamına dönüştüğüm doğrudur. Fakat dedim ya, sanki engel olamadığım bir güç beni, otomobilimi ve kırmızı converse’lerimi yönetiyormuş gibi… Sanki, devasa bir voodoo bebeğinin oyuncağı olmuşum, sanki az sonra içi boşalmış bir kola kutusunun üzerinden geçerken tepetaklak olup bir agacın gölgesinde unutulacakmışım… Daha da garip olansa, her virajda mekanın büküldüğünü duyuyorum. İlkokul öğretmenim ve sürekli gittiğim restoranın otomobil teslim etmediğim valesi aynı rüyada buluşup kafamı nasıl karıştırıyorsa, bu kombine virajlar da aynısını yapıyor be okur. Ha, rüyadan ışık hızıyla uyanmamı sağlayan bişey yok mu, var: Kamyonlar. Apeksi geçmiş, lolipopu inceltmişken koca ağızlı bir deve doğru yanlamak hiç hoş olmuyor be okur. Axor kullanan o dayıya teşekkür mü yoksa lanet mi etmem gerektiğini de bilmiyorum. Tek bildiğim otomobil, yol ve sürücü fazla yakınlaşınca parmak uçlarını karınca yuvasına dönüştürerek etki gösteren bir uyuşturucunun ortaya çıktığıdır…

Vol.3

ismail terzi

Peki ya virajlarda bir olduğum, birlikte gülüp birlikte assktir çektiğim kadim dostum 116d? Eski okurlarım benim 90’lı yıllardan kalma otomotiv baharatlarına duyduğum sevgiyi çok iyi bilir. Reçellik kayısı kadar yumuşak süspansiyonlar, dombili lastik yanakları ve mekanik detaylar aklıma ilk gelenlerden bazıları… Bu baharatları halen çok sevdiğimi ve E36’m sayesinde bol bol tattığımı (yazar burada yalan söylüyor, E36’sını iki aydır hiç kullanmadı) belirteyim. Ne var ki sayın okur, 116d’mle bir olup virajlara ve devasa voodoo bebeğinin boş kola kutularına karşı açtığım savaşta modern silahlara ihtiyaç duyuyorum. Örneğin mekanik tutunma limitleri geride kaldığında, etipufa benzeyen lastik yanaklarını gere gere kaydıktan sonra, tutunma yeniden bizimle olur olmaz balkona asılmış çarşaf gibi şöyle bir sallanıyoruz. Oysa ki 17’lik bir jant ve 45 yanaklı bir lastikle Ceremi Kılarksın dublörleri gibi hayvanca yan gidebilirdik ki bu, arkadaşım dediğim fakat arkamdan iş çevirdiğine inandığım virajlar bileşkesini çok üzerdi. Öte yandan, 116d’min süspansiyonları anne kucağı kadar huzurlu olmak yerine, her çukurda ve her kasiste böbrek taşlarımı düşürmeye çalışsaydı virajlarda Fuat Abi yürüyüşü gibi tuhaf bir gönyeyle kaymaz; bunun yerine sıfır beden mankenlerin sırt çizgisini utandıracak kadar dik durabilirdim. M135i’ye ihtiyacım olduğunun farkındayım… Ne var ki bitanecik okur, eski baharatlardan birisi daima kazanıyor ve kanımca daima kazanmaya devam edecek. MANUEL ŞANZIMAN. Erik gibi, kütür kütür, lökür lökür manuel şanzıman. Her vites geçişinde avuç içimden bileklerime doğru uzanan orgazmik titreşimlerin kaynağı manuel şanzıman. Heel&Toe yapan kırmızı converse’lerimin en büyük destekçisi manuel şanzıman. Senna’nın ayaklarını Shakira’nın poposundan daha fazla izlememize sebep olan manuel şanzıman… Manuel hep kazandı, kazanacak. Zafer, göklerden gelen üçüncü pedalın olacaktır. İşte bu yüzden cevabım çoğu zaman 116d.

SON

Reklamlar

4 replies »

  1. hacı abi gaza gelip dediklerini bende renault kangoo ile yapmaya çalışılıyorum şasi eğilecek hissi veriyor. :))))))))))

  2. Kangoo’yla sportif sürüş yapma cabalarinda olan biride benim.2012 model dCi 110 Kangoo 2 miz var.Yol tutuşu fena değil ama virajlarda çok yatıyo ve direksiyonda %1 bile his yok.Ustelik dar virajlarda 1.5 tonluk kutle yana yatinca insan tam limitlerde olmasa bile bi tuhaf hissediyor.Ama baska aracimizda olmadigi icin eglenmeye calisiyoz artik napalim 😀

    • benimki 2007 model 1.5 65 hp dediğin gibi aşırı yatıyor esp falan yok önden koptumu toplamak kolay olmuyor direksiyon sünger gibi hiç his yok

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: