Skip to content

46’YLA BALAYI KEYFİ

Leyla’mla ilgili en büyük pişmanlığımdır, onunla uzun yol yapmamış olmak. Aynı hataya ikinci kez düşmemek için birkaç saat içinde bir plan yapıp, düştüm yollara…

Esasında instagram hesabımdan dönmüş bu hikaye o kadar keyifliydi ki, blogumda da bulunsun istedim…

Bu arada aylar sonra bloga post girmek çok ama çok tuhaf hissettirdi… Her neyse, buyurunuz;

ismail terzi e46-1

130.6 km


İstanbul’dan uzaklaşmak için ya çok erken davranmalı, ya da doya doya uyuyup ortalığın durulmasını beklemeli. Sabahın altısına kurduğum alarmım çaldığında tek düşündüğüm şey telefonumu nasıl susturabileceğim oldu. Ben dört tekerlekli şekerliğimle, güneşli bir sonbahar gününde yolculuk etmek için dahi o saatte yataktan çıkmayı beceremezken bu insanlar her sabah güneşle birlikte uyanmayı nasıl beceriyor söyler misiniz?


Gözlerimi tekrar açtığımda saat sekizi geçiyordu. Kalkıp bavulumu hazırladım, Maslak Shell’de depomu doldurdum, yağımı kontrol ettim, lastik basınçlarını ayarladım derken vakit epey ilerledi de trafik yüzü görmeden İstanbul’dan kaçmayı başardım.


Şu an Çorlu-Tekirdağ arasında bir benzin istasyonunda sodamı yudumlayıp bebeğimi izlerken, iki günlük yol hikayemle ilgili ilk postumu yazıyorum. Şu ana kadar her şey yolunda. Bu arada E46’nın ne yaman bir cruiser olduğunu anlamam için ilk 100 km yetti de arttı. Ortalama hız: 90 küsur. Ortalama yakıt tüketimi: 6.7 lt/100 km.


Bugün Eceabat’tan feribotla karşıya geçip, boğazın etrafında sürüş yolları arayacağım. Önümüzdeki 36 saat boyunca gözünüz buralarda olsun.

ismail terzi e46-2

247.3 km


Bu “hoppala paşam, malkara keşan” muhabbetinin Malkara ve Keşan arasındaki iğrenç yoldan geldiğine eminim. Devasa bir alternatif akım grafiğinin asfalt yamayla yola dönüştürülmüş hali gibi… Dahası, binbir emekle ortalama tüketimimi kollayarak çıktığım tepelerin ardından, inişin en dibinde gördüğüm beyaz Megane’ın iticiliği, Volkan Konak’ta yok…


Koyma oraya radar, koyma. Bırak inişte kompresyona giren motorun sıfır tüketim keyfiyle ben de keyifleneyim. Koyma!


Sessiz sakin bir köyde kısa bir mola verdim. Bir an önce karşıya geçip Ezine taraflarını kolaçan etmek istiyorum.


Bu arada Keşan’dan sonra yol kaymak gibi oldu. Efil efil yürüyoruz…

ismail terzi e46-3

Gelibolu ile Eceabat arasındaki yirmi kilometrelik bölüm çok hızlı virajlardan oluşuyor. Bu yolu daha evvel birkaç kez geçme şansı bulmuştum. Solunuzda deniz, sağınızda yeşil yamaçlar boyunca en az 120-130 km/s hızla kıvrılıp gidiyorsunuz. Son geçtiğimde zemin oldukça temizdi fakat şu an hem genişletme çalışmaları yüzünden, hem de sanıyorum kış yüzünden biraz bozulmuş. Yine de burada olmak büyük keyif.


Feribot iskelesine tahminimce 15-20 km yolum kaldı. Esasında yarımadanın en efsane yolları iskele ve şehitler abidesi arasında kalıyor fakat bu kısmı daha önce gördüğüm için yarına bırakmaya karar verdim. Söylentilere göre, diğer tarafta, Ezine çevresinde aynı kalitede sürüş rotaları varmış.


Göreceğiz…

ismail terzi e46-4

403.5 km


Keşif turları için yeterince zamanım kalmadı. İki feribot arasındaki yaklaşık 50 km’lik yolu Çanakkale’nin merkezindeki saçma sapan trafik yüzünden yaklaşık bir saatte alabildiğim için 19:00’daki son feribotu riske atmak istemedim.


Zararı yok. Yarın yeterince vaktim olacaktır diye inanıyorum. 12:00’daki feribotla geri dönüp Kaz Dağları bölgesinde sürüş yapmayı planlıyorum. Şu an feribotun bankında oturmuş, fotoğraftaki manzarayı izlerken, bugün neler öğrendiğimi birlikte hatırlayalım istiyorum;


1: E46 oldukça az tüketiyor. Son kilometrelerde biraz gazladığım için ortalama tüketim 7.0 lt/100 km’ye yükseldi. Olsun, depomun yarısından fazlası hala dolu.


2: Şehirlerarası yollarda çeken radyolar gerçek birer felaket. “Mış mış mış da miş miş miş…” diyen bir kızın şarkısını üç kez dinledim. Neyse ki CD değiştiricimin altı sürgüsünü de ağzına kadar müzik doldurmayı akıl etmişim.


3: Farkında olmadan, uzun yola çıkmak için yılın en güzel zamanlarından birini seçmişim. Klimayı kullanmama gerek kalmadan, sadece havalandırma ile 400 km boyunca efil efil yürüdüm. Fırsatınız varsa önümüzdeki birkaç haftayı değerlendirin derim.


Adada görüşürüz!

ismail terzi e46-5

435.8 km


Bozcaada ilginç bir yer. Buranın yazını görmediğim için bir şey diyemem ama şu an öyle sessiz ve huzurlu ki, Emre Aydın’ı bile depresyondan çıkarabilir.

Dün akşam adanın çok da ucuz sayılmayacak restoranlarından birinde (yemekler genel olarak her yerde pahalı) hepsi birbirinden leziz deniz ürünleri yedim ve sessizliğin en dibinde güzel bir uyku çektim. Sabah 10 gibi, kaldığım oteli işleten beyin tavsiyesi üzerine, civardaki koyların etrafında kıvrılarak bir loop çizdim ve başladığım yere geri döndüm.

Bu rota çok uzun olmasa da bazı bölümleri sürüş konusunda gayet doyurucu oldu. Tırman, tırman, tırman. Sertçe inişe geç. V formlu keskin dönüşler yap. Tırman tırman tırman… Bazı virajların Karussel’i andıran dolu dolu kamberleri çok keyifliydi. Yine de sıcak asfalt daimi tercihimdir. Ortalama tüketimim şu an 7.4 litre/100 km. Düşünün, 400 km gibi uzun bir yolun ortalaması 20 km içinde tepetaklak olabiliyor. Anlayacağınız, büyük motorla ekonomi yapmak istiyorsanız 2000-2500 d/d’de sabit hızla yürümeniz gerekiyor.

Şu an feribotun hareket etmesini bekliyorum. İndiğimde, zaman kaybetmeden güneye doğru ineceğim.

ismail terzi e46-6

563.7 km.

Feribottan indikten sonra Ezine’ye civardaki köy yolları üzerinden bağlanmayı denediysem de, 10 km gittikten sonra geri dönüp normal insan yollarına çıktım. Otomobille gazlamak, otomobili virajlarda zorlamak ayrıdır; hiç lüzumu yokken çukurlu yollardan geçmek ayrı… 46’ma bunu yapamazdım.


İzmir-Çanakkale yolunun Nusratlı bölümü Edremit sahil yoluna bağlanıyor. Bu kısımdaki 30-35 km, Akdeniz sahil yoluna benzese de her iki yönde de trafik olduğu için pek tat vermedi.


Binbir radarlı Edremit sahil yolunu hız sabitleyicinin yardımıyla, 70 km/s hızla geride bıraktıktan sonra kuzeye, Çan’a doğru saptım. Şu an bu bölümün yaklaşık 20 km’lik kısmını geride bıraktım. Köy TV spotları gibi mesajımı direkt vereyim;


Böyle bir yol olamaz.
Kaz Dağları’nın arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyor.
Neredeyse bomboş.
Yamaçlardan ürkütücü rüzgar sesleri geliyor.
Güneş ışıl ışıl.
Arada bir yağmur çiseliyor.
Hava mis gibi.
Daha da güzeli, navigasyonumun söylediği kadarıyla, Çana’a kadar yaklaşık 60 km yolum var. Umarım bu çizgiyi hiç bozmaz.

ismail terzi e46-7

639.3 km

Orgazm kitabı.

Sigara kullanmadığım için, Kaz Dağları geçidinin son 35 km’sinin keyfini ve yorgunluğunu çayırlarda birkaç kelime okuyarak geçirmek istiyorum.

Bir yerde telefon çekimden çıktığı için aniden bastıran yağmuru paylaşamadım sizinle. Zemin bir anda ıslanınca, inişteki U virajlardan birinde g*tü kaptırıyorduk. Doğrusu biraz korktum. Yarım spinle atlatmış olsam da, bir süre ellerim uyuşuk kullandım.

Çanakkale’ye yaklaşık 60 km yolum kaldı. Eceabat’a ulaşıp Feribot’la karşıya geçeceğim. Açıkçası Gelibolu’daki tarihi yarımada tarafına geçip geçmeme konusunda kararsızım çünkü hem ben yoruldum, hem otomobilim.

Yaşadığımı hissediyorum. Otomobilden güzel müzikler yükseliyor. Başımın altında çantam, Vasconcelos’un zıpır karakterleri gibi keyif yapıyorum yeşilin içinde. Hayat bazen o kadar da kötü değil sanırım…

ismail terzi e46-8

739.8 km.

Dönüş yolu başlasın. Şu an en büyük sıkıntım Pringles kutusunda parmaklarımla erişemeyeceğim kadar derine inmiş olmam…

Bu arada, adaptif farlar karanlık virajlarda işimi epey kolaylaştırıyor. 

ismail terzi e46-9

1032.5 km


Tadı damağımda kaldı.


Dahası, incelediğim ve duyduğum kadarıyla Kaz Dağları bölgesinde birkaç farklı geçit daha varmış. Artık sonraki sürüşlere… Kış lastikli ve dört tekerlekten çekişli bir otomobille, Ocak soğuğunda çok daha lezzetli olabilecek bir yol.


Önümüzdeki ayın sürüş kaçamağı ise biraz daha efsane olabilir 🙂 

Reklamlar

4 replies »

  1. İsmail bey yazınızı büyük bir zevkle okudum.Keşke gitmişken nusratlının oradaki Küçükkuyuya bir uğrasaydınız.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: