Skip to content

KIŞ GÜNEŞİ – BİRİNCİ BÖLÜM

0 km

Saatime baktığımda 55 dakika geç uyandığımı fark ettim. Hızlıca kalkıp geceden şarja koyduğum bütün elektronik eşyalarımı çantama doldurup giyinmeye başladım. Yüzümü yıkarken acelemi fark eden anneciğim, Formula 1 takımlarının pitstop ekiplerine taş çıkaracak bir hızla elime adaçayımı ve ekmek arası kahvaltımı sıkıştırdı. Ford Ka’mın sırtını sıvazlayacak zaman dahi bulamadan bütün eşyalarımı içeri gelişigüzel bıraktım ve harekete geçtim.

ismail terzi

76 km

Konya-Karaman yolu gerçek bir baş belası… Bu öyle bir yoldur ki, güneş sabah giderken ve akşam Konya’ya dönerken sonu gelmez düzlükler boyunca gözünüzü deler. Bu yüzden Konya-Karaman yolunun direksiyon başında uyumadan kaynaklı ölümlü trafik kazaları sabıkası bir hayli kabarıktır. Uyku konusunda dirençli insanları bile dize getirebilecek bir güçten söz ediyoruz… Ayrıca her yerde radar olduğu için, gazlayarak uyanık kalma oyununu da oynayamıyorsunuz. Charlize Theron otostop çekse haberiniz olmaz, o kadar…

Bu arada bahsettiğim düzlüklerde 90 km/s hızla ilerlerken insanımızın roadtrip kavramına olan yabancılığını düşündüm. Bu tavır beni üzüyor sevgili okur. Çok üzüyor… Millet olarak “Yol verin dumanlı dağlar!” kafasından bir kurtulabilsek, “Highway to hell” konseptinin tadını çıkarma fırsatı bulacağız ama yok. Ailemden tutun da, yakın arkadaşlarıma kadar birçok kişi tek başıma yola çıkmamın akla mantığa uygun en ufak bir yanı olmadığını söyleyip durdu. Kilometreleri yalnız başına geride bırakmak kadar rahatlatıcı bir terapi varsa da ben bilmiyorum…

Bu arada artık neden yola çıktığımı söyleyeyim: Bugün Ermenek ve Anamur arasındaki dağ geçitlerini keşfettikten sonra Anamur’da gecelemeyi planlıyorum. Yarın ise Türkiye’nin en tehlikeli yolları listesine girmeyi başarmış olan Çukuryurt Geçidi’ni görmek gibi bir planım var. Ford Ka’mın süspansiyonları ve kış lastikleri birkaç hafta önce yenilendiği için o da benim kadar heyecanlı. Umarım üniversitedeki sahil yolu maceralarım kadar lezzetli bir deneyim olur.

ismail terzi (3)

147 km

Rotanın Karaman’a kadarki kısmından zaten bir hayır beklemiyordum. Fakat Karaman’ı geçip Mut’a doğru devam etmeden önce otomobildeki eşyalarınızı sabitleseniz iyi olur çünkü kısa süre içerisinde Sertavul Geçidi’nin hızlı virajlarına bağlanacak ve gaza geleceksiniz. Öyle ki günün ilk heel&toe operasyonunu burada patlattım ve şu an nefis bir manzara eşliğinde güneşin tadını çıkarmakla meşgulüm. Bu mevsimde böyle bir zemin ve böyle bir gökyüzü bulduğum için bence şanslıyım.

ismail terzi (5)

264 km

Mut ve Ermenek arasındaki yol Google Maps’te bir hayli leziz görünüyordu. Bu kısmın ilk bölümünde öyle pürüzsüz bir asfalt kaplama mevcut ki, F1 otomobili bile yürütebilirsiniz. Orta kısımlara doğru ise soğuk kaplama başlıyor ve nefis bir vadi manzarasıyla birlikte kıvrılmaya ve yükselmeye başlıyorsunuz. Bu bölümün büyük oranda Akdeniz sahil yoluna benzediğini söyleyebilirim. Soğuk asfalt, açık görüşlü virajlar ve yol dışı olunca ölme riski… İnsan daha ne ister!

Üniversite yıllarımda Ka’nın üzerinde fabrika çıkışı yaşlı süspansiyonlar ve çok da iyi durumda olmayan lastikler bulunurdu. Bu yüzden minik mavi yavru tutunmaktan çabuk vazgeçer ve fazla hızlanmadan go-kart gibi kaymaya başlardı. Fakat yepyeni kış lastikleri ve Sachs süspansiyonlar otomobili zemine öyle bir yapıştırdı ki, bazı dar virajlarda gövdeye binen yükten dolayı biraz suçluluk hissettim. Ne var ki, bir kez daha, Ka’nın boyundan çok daha büyük bir mühendislik harikası olduğunu söylüyorum. Tamam hızlı değil, rafine hiç değil, ne kadar güvenli olduğu da tartışılır fakat sürüş keyfinden ve sürücü etkileşiminden söz edeceksenk Ka’nın pençeleri hiç ummadığınız kadar keskin çıkabilir hazır olun.

ismail terzi (11)

429 km

Ermenek ve Anamur arasındaki rota her otomobilciye ıslak rüya olabilecek kadar masalsı… Şu an otel odamda uzanmış dinlenmeye çalışırken bu notları yazıyorum ve inanın kelime bulmakta zorlanıyorum. Çünkü yol boyunca sürüşten başka hiçbir şeye odaklanamadım ve gözlem yapma gücüm azaldı. Hatırımda kalanlar ise şöyle,

Pırıl pırıl bir güneşin altında arzı endam eden; Victoria meleklerini kıskandıracak kadar kıvrımlı ve pürüzsüz yollar hayal edin…

Etraftaki kar birikintileri halen erimediği için rotanızın her iki yanı bembeyaz bulut kümeleriyle kaplanmış durumda. Daha doğrusu üç haneli hızlarda kar birikintileri bulutlara dönüşüyor!

Son 40-50 km’lik bölüme gelene kadar sayısız köy geçiyorsunuz.

Bazen kendinizi devasa ağaçlardan oluşan ormanların içinde, bazense uçsuz bucaksız bir vadinin içinde buluyorsunuz.

Etrafta bırakın hareket eden otomobilleri, hareket eden bir canlı dahi yok.

Ford Ka tıpkı Heidi gibi gülümsüyor ve üşümüş kırmızı yanaklarına aldırış etmeden, kış güneşi altında, zeminde kalan tuzları yol kenarına sıçratarak mutlulukla yol alıyor.

Masal bitti. Bir yerden sonra kendinizi 2000 metre yükseklikten aşağıyı izlerken buluyorsunuz. Durup otomobilden iniyor ve Türk dizilerindeki ucuz oyuncu tripleriyle uzakları kesmeye başlıyorum. Burası yerli Stelvio Pass’ten başka bir yer olamaz. Sayısız U viraj, bulunduğum zemini deniz seviyesine ulaştırmak için şeytani gülümsemelerle birbirine bağlanıyor.

Gevşeyen eşyalarımı bir kez daha sabitliyor ve emniyet kemerini karnımda hissedecek kadar geriyorum. Bir, iki, üç, dört, heel&toe, üç, viraja saldır, arkası koptu, dip gaz, dört, heel&toe, üç, heel&toe, iki, uzun U viraj, kafası kopmasın, dip gaz, üç, dört….

Yaklaşık 50 km boyunca sert bir eğimle aşağı doğru kıvrılan U virajlar silsilesini bir dağ kızağı gibi geride bıraktığımda ellerimi uyuşmuş, sırtımı ise terden ıslanmış halde buluyorum. Bu, bu çok iyiydi…

Bu o kadar iyiydi ki, kendimi rotanın geri kalanından vazgeçip ertesi gün o zirveye tekrar çıkmayı ve iniş yolunu bir kez daha geçmeyi falan düşünürken buluyorum. Fakat hayır, yarın yeni yollar keşfedeceğiz. Şimdi, uyku.

 

 

*

Reklamlar

14 replies »

  1. Yaz be abicim, nolursun yaz. Çok samimi söylüyorum yazıların dinlediğim müzikleri hatta düşünce ve hayat tarzımı bile değiştirdi. Senin yazılarını okurken çok farklı şeyler hissediyor insan. Bir insan otomobili sevsin ya da sevmesin böylesi bir akıcılığa, hikayenin içine çekmeye hayran kalır. Yazılarının devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Birgün tanışmak dileğiyle…

  2. Bazı bölümlerde sadece sürüşe odaklanmak zorunda kalman geçen bahar gectigim alpes maritimes bolgesindeki dag yollarini ve tabiki col de turini’yi animsatti. Enfes vadileri geçerken sadece molalarda manzaranin tadını cikarabilmistim. Yolun tadını çıkartma konusunda ise benim için çok keyifliydi ama hakkını vermek için birazcık daha eğitim ve tecrübeye ihtiyaç var 🙂 bu yaz en büyük hedefim bu izlediğin rota olacak.

  3. Konakladigin yerleri, fiyatlarini, yol haritani benimle paylaşabilir misin ? Yazin bende böyle bir tatil planliyorum, bana çok yardimci olursun. Şimdiden bu guzel yazi için teşekkürler.

  4. Konakladığın yerleri, fiyatlarını, yol haritani benimle paylaşabilir misin ? Bana çok yardimci olursun, böyle bir tatil planliyorum. Simdiden bu güzel yazi icin teşekkürler.

  5. Çok güzel yazmışsın, ayrıca fotoğrafların da çok güzel.

    Türklerin gezmemesi (ya da road trip yapmaması) ile ilgili bir tespitin var. Haklısın. Benim ise şöyle bir tespitim var: otomobil merakı, bir turnüsol kağıdı gibi. Tanıdığım insanlar ne kadar araba meraklısıysa, o kadar az geziyorlar (istisnalar hariç).

    Alfa Romeo Giulietta reklamı geliyor aklıma. “A noktasından B noktasına gitmiyoruz…” diyordu hani. Uuuuu bebeğim! Demek parayı X markası yerine Alfa’ya yatırınca hayat tarzımız değişiyor ha… O kadar kolay mı len bu işler… 🙂 İşte, Giulietta’yı alan da, ironik bir şekilde, en az gezen, bundan da en çok gocunan adam oluyor. Ya Mercedes GLA: “En son ne zaman başını alıp gittin?…”

    GLA Reklamı https://www.youtube.com/watch?v=-NMN_TubBmE
    Alfa Reklamı: https://www.youtube.com/watch?v=RGSZICb_rnU

  6. Araba ile uzun yol katetmenin terapi olduğu kısmında kesinlikle katılıyorum. Trabzon’dan Adana’ya alternatif rotalardan giderek bende benzer bir hazzı yaşamıştım 🙂 Yazıyla birlikte bende o yolu tekrar gittim sayılır. Fotoğraflar çok güzel.

  7. Ford Ka ya bayılıyorum. 99 model Ateş kırmızısına ilk elden sahibim. 17 yıldır arabadan vazgeçemememin tek nedeni yolu hissettirmesi ve sürüş keyfi.
    Bunu yazılarınızda, görsellerle birlikte çok güzel ifade ediyorsunuz. Teşekkürler.

  8. Sellam İsmail, “Bu o kadar iyiydi ki, kendimi rotanın geri kalanından vazgeçip ertesi gün o zirveye tekrar çıkmayı ve iniş yolunu bir kez daha geçmeyi falan düşünürken buluyorum. Fakat hayır, yarın yeni yollar keşfedeceğiz. Şimdi, uyku.” diye bitirdin ama yarın olamadı bir türlü hikayenin devamı nasıl geçti? Çukuryurt geçidi ne oldu?

  9. Yazılarınızı okuyunca inanın hasret kaldım ka’ya bende almayı düşünüyordum ka için motoru mu sattım ve beni sürekli kprkutuyorlardi alma elinde kalır satamazsin parçaları pahalı diye su an sizin yazilarinixla direk ka sahibi olmak istiyorum.

  10. Arkadaşlar Merhaba

    Bugün İlk arabam Ford Ka yı almamla Bitlikte Zorunlu tafik sigortasını yaptırayım dedim ve internette fiyat alayım dedim en ucuzu 1750 tl yazıooo benmi yanlış gördümm anlamadım varmı yakın zamanda yaptıran yardımcı olablilimisiniz

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: