Skip to content

HAHNTENNJOCH GEÇİDİ – SON BÖLÜM

ismail terzi - abarth 124 spider

Uyandığımda odanın içinde uçuşan binlerce kristal kelebek bulmayı umuyordum. Perdelerin açıklığından içeri sızan tazecik gün ışığı bazı kelebeklerin kanatlarında kırılacak, yedi renge ayrılacak ve penceremden görünen zirveye değin uzanacaktı. Bense Abarth 124’üme atlayacak ve tanrının küçük çocuğu tarafından karalanmış bir resim defterinin ilk yaprağındaki çizgiler boyunca gözümün gördüğüne doğru sürüş yapacaktım.

Doğrulup odanın sağ yanındaki lavaboda yüzümü yıkadım. Geri döndüm, perdenin kadifemsi kumaşını hafifçe tutup araladım. Komşu odanın sardunyaları yaklaşmakta olan fırtınadan dolayı ince ince titriyor, karşıdaki kilise ise sosyete düğününe katılmış bir din adamının tedirginliğiyle iki eli bağlı oturuyordu. Odamın camlarına çizilmiş resmin en gerisindeki yüksek zirve ise çoktan kara bulutların ardında kalmıştı.

Ne giydiğime pek de dikkat etmeden hızlıca toparlanıp aşağı indim. Otomobile doğru aceleyle adımlarken bir Tim Burton filminde kaybolmuş gibiydim. Motoru çalıştırdım, alnımı Türk usulü teğet geçerek gözüme giren yağmur damlasına aldırış etmeden tavanı açtım ve kapüşonlumu sırtıma geçirdim. Motor yeterince ısındığında, geriye, geçidin başına dönmek üzere hareket ettim.

Hava ağırlaştı, gökyüzü karardı ve dağın ardında saklanan bir sihirbazın perdesi aniden aralandı. Siyah otomobilimin içinde, cesurca çarpışmış yağmur bulutlarının altında kalmıştım. Daha az ıslanmak umuduyla silecekleri hızlandırdım ve sağ ayağımı zemine biraz daha yaklaştırdım. Tünellere kadar iyi kötü idare etsem de, çam ağaçlarıyla bezenmiş bölümde iyiden iyiye ıslanıyordum. Geçidin başına vardığımda durdum, tavanı kapadım ve ıslanan kapüşonlumu çıkarıp nemli tişörtümü koltuk ısıtıcının üçüncü kademesine emanet ettim.

İlk yazımda Hahntennjoch Geçidi’nde klasik Alp geçidi karakterlerine pek rastlanmadığını belirtip nedenini açıklayacağımı söylemiştim. İşte size neden… Bu geçit yılın en hoş zamanlarında dahi pek de dostane sayılmayacak tavırlar sergilemesiyle meşhur. Varın huysuz ihtiyarlar gibi davranan bu coğrafyanın kışını siz düşünün…

Sakallarımın arasında dünyanın en rahatsız edici temasına dönüşen yağmur damlalarını silip avuç içlerimi tişörtüme kuruladıktan sonra direksiyonu birkaç kez sıkıp bırakıyorum. Bu noktadan sonra, Hahntennjoch Geçidi’nin misafirperverliğine elektronik sürüş yardımcılarını kapatarak yanıt vermek yaraşır şanıma. Sol ayağımı dünkü sürüşte bir hayli canımı sıkan fren pedalına sıkıca bastırıyor ve arka lastikler boşa dönene kadar gaz veriyorum. Islakta boşa dönen lastiklere has acınası ses kulaklarımı tırmalıyor ve geçidin hıncını otomobilden almaya gerek olmadığını düşünerek sol ayağımı geri çekiyorum.

Tavan kapalıyken daha güvende hissedip, çam ağalarına bağlanan kısmın u virajlarına olması gerekenden daha fazla sürat taşıyorum. Virajlar biraz gevşeyip hızlandığında ise Abarth’ın benim safıma geçtiğini hissederek tebessüm ediyor ve tavanı tek celsede yeniden açıyorum. Yağmurun hıncı geride kalsa da silecekler halen aktif… Otelimi geride bırakıp zirveye doğru bir kez daha tırmanmaya başlıyorum. Akıcı olduğunu iddia etmenin gerçekçi sayılmayacağı bir sürüş karakteriyle, ıslak zemindeki huzursuz kontralar eşliğinde, burnumun dikine gazlıyorum fakat…

Frenler bu kez zirveyi dahi göremiyor ve pedalda kaygı verici bir titreşimle birlikte otomobili topyekun sarsıyor. Frenler olmadan, geçidin karşısında Don Kişot’tan farksızım. Konuyu David Gilmour’a açmak üzere birkaç kayıt çalmaya ve zirveye doğru sakin sakin ilerlemeye koyuluyorum. Geçidin en yüksek noktasında, ürkütücü görünen bir karavan dışında hiçbir şey bulamıyor ve karavanın biraz ötesinde durup frenlerin Münih’e kadar idare edip etmeyeceğini düşünmeye koyuluyorum. Bu noktada çektiğim birkaç fotoğraf olmalı fakat bu fotoğrafların bulunduğu filmi henüz banyoya yollamadım. Bu yüzden biraz beklemek gerekecek…

Otele dönüp eşyalarımı toparlıyor ve kıymeti bilinmeyen bir anne sofrasında gibi, birkaç lokma alıyor, birkaç fincan kahve içiyor ve yeniden yola koyuluyorum. Münih’e kadar yaklaşık 250 km yolum var. Sürüş boyunca David Gilmour kayıtları ve yağmur hiç dinmiyor. Yaklaşık üç saat sonra, Münih Havaalanı’nın kiralık otomobil iade bölümüne vardığımda, Abarth’ın kapı eşiğinden süzülen damlaları ayrılık gözyaşları sayıyorum. Valizlerimi alıp anahtarı içeride bırakıyor ve otomobilin kumaş tavanını hafifçe sıvazladıktan sonra ondan ayrılıyorum.

Tekrar görüşeceğiz Hahntennjoch!

ismail terzi - abarth 124 spider (3)

*

SON

 

 

 

Reklamlar

1 reply »

  1. Üstad , muhteşem yazı serini bir çırpıda okudum…sen iyi bir yazarsın aynı zamanda…lütfen bizi yazılarından mahrum etme..teşekkürler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bruno Sacco was here.
#naz
#BMW #X2 for @bmwturkiye
"Fotoğrafa bakarak sokağın kokusunu alabiliyorsanız, gördüğünüz şey bir sokak fotoğrafıdır." Bruce Gilden
#naz
Otomobil yaklaşık bir asır önce hayatımıza girdi ve medeniyetin yalnızca ulaşım çözümü değil, yaşam biçimini değiştirdi. Kültürel dünyamızın dinamiklerinden beslenme alışkanlıklarımıza kadar geniş bir alanı etkilemeyi başaran bu buluşu bir sosyal devrim olarak nitelendirmek mümkündür. Söz konusu sosyal devrimin sütunları arasında yolculuk kavramı da yer alır. Otomobilin doğuşuna kadar zaruri hallerde seyahat etmek anlamına gelen yolculuk, otomobille birlikte keyfi ve kültürel boyutlar kazanmıştır. Avrupalı asiller, Avrupalı elitler ‘grand tour’ yani ‘büyük yolculuk’ kavramını yaratarak bazen birkaç yıl süren binlerce kilometrelik seyahatlere çıkmışlar ve bu yolla kendi kültürel dünyalarını zenginleştirmeyi, renklendirmeyi amaçlamışlardır. Yeni coğrafyalar keşfetmek ve farklı kültürlerden etkilenmek üzerine kurulu olan grand tour akımının kısa sürede benimsenip yayılması sayesinde adına ‘grand tourer’ ya da ‘GT’ denilen otomobil sınıfı ortaya çıkmış ve ideal bir GT otomobilinin temel karakteristik özellikleri o dönemden günümüze kadar muhafaza edilmiştir. Uzun otoyol düzlüklerini kısaltacak kadar güçlü, Alp geçitlerinin kıvrımlı virajlarını güvenle aşacak kadar sportif, uzun yolculukların her anını huzurlu kılacak kadar konforlu ve lüks olması arzulanan ideal GT yıllar içerisinde farklı markalar tarafından ele alınmış ve farklı baharatlarla zenginleştirilmiştir. Yeni BMW 8 Serisi Coupe, ideal GT’nin güzelce yıllanmış olan karakteristik özelliklerini yaşatmakla kalmıyor, aynı zamanda BMW’nin bir asrı aşan mühendislik ve kültür mirasını geleceğe taşıyor. BMW’nin geleceğine, geleceğin BMW’sine merhaba deyin.
#35mm film İzmir'i nasıl görür? Cevaplar her zaman olduğu gibi analog, filtresiz ve gerçek.
Prototip otomobiller kullanmak işimin en sevdiğim yanlarından biri. Gövde ve kabin kamuflajları, açıkta bırakılmış kablolar, ilk kalıptan çıkan plastik kaplamalar, henüz tamamlanmamış yürüyen aksam ayarları ve daha bir sürü şey... Bir otomobile son halini verebilmek için gerekli emeğe, bir otomobili büsbütün kılabilmek için gerekli mühendisliğe şahit olmak benzersiz bir şey. Bugün BMW M850i prototipiyle zaman geçirirken bunları düşündüm. Sadece iki dakikalığına... Kalan zamanımda ise 4.4 litrelik V8'in enerjisini yola aktarmakla ilgilendim. Otomobil tam bir saat önce dünyaya tanıtıldı, bence göz atmak istersiniz. İkinci nesil BMW 8 Serisi'ne merhaba deyin!
Z für Zukunft | Munich 2017.
%d blogcu bunu beğendi: