HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM (Mİ?)

Etiketler

, , , , , , , ,

DSC_0189 copyTarzları taban tabana zıt olabilir fakat ‘country’ kelimesi onları ortada buluşturuyor. Mini Countryman S ve Volvo V40 Cross Country ile Gelibolu yollarına düşüp aynı yolun iki yolcusu isimlerinin hakkını ne kadar veriyor araştırıyorum…

1962 yapımı ‘Ride the High Country’ filmini izlediyseniz iki ihtiyarın pis muhabbetlerini dinlemekten kafayı bozan genç kovboyu hatırlarsınız. İşte o genç kovboy benim. Dizel bir Ford Fiesta’nın içinde iki ihtiyar ve bir fotoğrafçıyla birlikte İstanbul’a doğru ilerliyorum. Saat sabahın bilmem kaçı ve başım direksiyona düşmek üzere. Neyse ki ihtiyarlar arada bir uyanıp ‘yeğenim teker dönüyor!’ tarzında ‘espriler’ patlatıyor. Yine de kendimi tokatlayarak uyanık kalmayı tercih ederdim. Bir ara gözüm sağ şeritten ilerleyen kamyona takılıyor. Gözlerimi tekrar açtığımda -belki de hiç kapanmadılar- ise koca yolda bizden başka kimsenin olmadığını fark ediyorum. Bunun nasıl mümkün olduğunda hiç kafa yormadan kendime son bir tokat patlatıp bulduğum ilk dinlenme tesisinde duruyor ve direksiyonu yaşlı kurtlardan birine zorla veriyorum.

Gelibolu yollarındayım, son iki senedir bahar aylarında gitmeyi alışkanlık edindiğim güzel yollarda… Güneş pırıl pırıl parlarken yemyeşil tepeler boyunca kıvrılan ‘bal dök yala zeminde’ yardıra yardıra ilerliyorum. Uzun bir düzlüğün ardından gelen sağ viraj için yavaşlarken sıralı şanzımanı ileri doğru iki kere yumrukluyor ve apeksi yakalamaya çalışıyorum. İnsanın rüyasında gördüklerinin rüya olduğunu anlaması için uyanması gerekmiyormuş. RTÜK’lenmiş hali ‘yok artık daha neler!’ anlamına gelen birkaç kelime sayıklıyorum ki direksiyondaki ihtiyar dürtüyor: ‘kalk da kahvaltı yapak!’ Rüyamda gördüklerime mi yanayım, etapları çok özlediğime mi yanayım, yoksa Sapanca gölüne binlerce hare bırakan yağmura mı yanayım? ‘yanayım yanayım ateşlerde yanayım…’ diye mırıldanarak aşağıya inip leş gibi çaydan ve böreklerden biraz alıyorum ve direksiyon tekrar bana kalıyor. Neyse ki az kaldı. Amacımız İstanbul’da bekleyen Mini Countryman S ve Volvo V40 Cross Country ile gün içinde yola çıkıp Gelibolu’ya ulaşmak. Bu, her ay okuduğunuz karşılaştırmalardan biraz farklı olacak. İşte başlıyoruz.

DSC_0626 copy

Başlıyoruz? İçinden köprü trafiği geçen bir program başlar mı? Stop lambası cennetine düşmüş gibiyim. Her yerdeler… İstanbul’un keşmekeşinde kaybolan saatlerin ardından Büyükçekmece Gölü’nü geride bırakabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Ellerimdeki direksiyonda Mini logosu, yanımda ihtiyarlardan biri, ihtiyarın elinde ise navigasyon var. Takip edebileceğimiz en sıkıntılı rota için araştırma yapıyor. Başta da dediğim gibi, herkesin kullandığı yollardan ziyade iki otomobile de ismini veren köy yollarının peşindeyiz. Bagajdaki çadır, uyku tulumları ve mangal da bu testin bir parçası. Acelemiz yok, bu gece Gelibolu’da bir yerlerde kamp yaparsak kafi. Bir süre ‘normal insan yolları’nda ilerledikten sonra sola bir sapak buluyor ve dalıyoruz. İki aracın yan yana ancak geçebileceği genişlikte bir köy yolu, hava çoktan karardı ve ortalıkta bizden başka kimsecikler görünmüyor…

Yaklaşık on km ilerledikten sonra sileceklerimiz tekrar çalışmaya başlıyor. Zaten yeterince kirli olan zeminin yüzeyi çamurla kaplanınca ortaya neler çıktı dersiniz? Hemen söyleyeyim, ikinci vitesle dönülen dar virajların çıkışında dört tekerleğim de yolun dışına doğru savrulurken dikiz aynamda kafadan kayan bir Volvo görüyorum. Kahkahalarımı duyduklarına eminim. Countryman boyutsal anlamda gerçek bir mini olmasa da, tepkileri hemen hemen Cooper gibi. Direksiyonu kesinlikle çok nefis, kafası oldukça iyi tutunuyor ve dört çeker olduğu için kuru zeminde tutunmayı neredeyse hiç bırakmıyor. Fakat bugün otomobilleri tanıma günü olduğundan ve hava şartları da malumunuz sıkıntılı olduğundan çok zorlamadan tatlı tatlı ilerliyoruz. Biraz da Volvo’ya bakalım.

Otomobilleri değiştikten sonra çok ilginç bir hadise oldu. Mini’den inenler Volvo’yu, Volvo’dan inenler ise Mini’yi beğenmedi ve iki taraf da aynı şeyden şikayet ediyordu: Bu şeye alışması çok zor… Mini’ye ilk bindiğimde açıkçası çok da yabancılık çekmedim. Belki daha evvel Cooper ile yaptığım uzun kilometrelerden ötürüdür fakat Mini sizi sahiden sıcak karşılıyor ve çabuk alıştığınızı hissediyorsunuz. Volvo’da ise memleketinin resmiyeti hakim. Oturma pozisyonu gayet sportif olan deri koltuklara kurulup dijital kadranla bakıştıktan sonra yeniden yola koyuluyorum. Burada bir detayı belirteyim. Testimize katılan V40 Cross Country, T5 isimli iki litrelik turbo motorla yürüyor ve 213 bg güç üretiyor. Aslında işin doğrusu, Mini’ye her anlamda daha yakın olan, 180 bg’lik T4 motorla yürüyen bir V40 kullanmaktı fakat elimizde bu var. Çok önemli bir sorun değil zira amacımız performans testi yapmaktan ziyade iki otomobilin şehirden uzakta hayata nasıl devam edeceklerini görmek. V40′a dönecek olursak, beş silindirli motoru müthiş sesler çıkarıyor. Resmen gürül gürül… Bana ilk yarış otomobilim olan beş silindirli Bravo HGT’yi hatırlatıyor. Gaz ve şanzıman tepkileri Mini’ye kıyasla çok daha sert. Süspansiyonları da öyle… Volvo’daki her detay daha sportif ve sert hissettiriyor. Fazlasını yarın göreceğiz. Önce geceyi geçireceğimiz bir yer bulmalı.

Gelibolu Milli Parkı’na vardığımızda vakit hayli geç oluyor. Mahmut Tuncer burayı çok sevebilirdi zira her yer ‘cenderme’ Nöbet tutan iki Jandarma’ya yaklaşıp çadır kurup mangal yapabileceğimiz bir yer soruyoruz. Daha doğrusu öyle sorduğumuzu sanıyorum çünkü verdikleri tepkiyi görünce bir an için Meksika sınırından uyuşturucu geçirmeye çalıştığımızı hissediyorum. Yanlarından hızla uzaklaşıp kuytu bir köşe ararken kendimizi sahilde buluyoruz. Dalga sesleri, yasemin kokusu kadar güzel bahar rüzgarları ve usul usul yağan yağmur eşliğinde çadırımızı kuruyor ve mangalımızı zulaya alıp inançla ateş yakmaya çalışıyoruz. Bir saat sonra, midemizde çiğ tavuklar olsa da doymanın ve ısınmanın mutluluğuyla kendimizi uykuya bırakıyoruz.

Ertesi sabah yine rüyada olduğumu sanıyorum. Bulutlar dağılmış, güneş gülümsüyor. Sahilde yaptığımız kahvaltının ardından vakit kaybetmeden işe koyuluyoruz. Önce fotoğraf çekimlerini halletmemiz gerekiyor. Birkaç saat süren çekimlerin ardından ise en zevkli kısım başlıyor.

DSC_0548 copy

Mini’nin 1.6 litrelik turbo motoru uzun düzlük boyunca çığlıklar atıyor. Çılgın bir hızlanmadan söz edemem fakat ortalama bir hızlı hatchback kadar iyi uzayabiliyor. Virajlarda yatma eğilimi gösteriyor fakat tutunma konusunda hiç problem yaşamadığı için verdiği bu tepkiler çok doğal ve samimi geliyor. Direksiyonuna diyecek hiçbir şeyim yok zira kesinlikle nefis çalışıyor. İşin özü, sportif kullanımda dört kapılı koca bir aile otomobili için gayet iyi iş çıkarıyor. Mini içi geçmemiş babaları ve sürüş delisi çocuklarını aynı anda mutlu edebilecek potansiyele sahip.

DSC_0344 copy

Volvo Mini’den sonra farklı bir dünyadan gelmiş gibi hissettiriyor. Süspansiyonları, gövde direnci, direksiyonu ve gaz tepkileri apaçık daha sert. Kafası iyi tutunuyor fakat çok zorlarsanız usul usul taşmaya başlıyor. Ara hızlanmalar, vites geçişleri ve viraj tepkileri Mini’den çok daha sportif fakat Mini kadar organik değil. Daha hızlı, daha saldırgan fakat daha sentetik bir sürüşten söz ediyorum. Yine de karşılaştırmanın sportif sürüş şampiyonu açık ara Volvo oluyor.

Fakat isminde ‘country’ kelimesi taşıyan bir otomobilin daima gıcır asfaltta sürülmeyi beklememesi gerekir. Tamam buradaki iki otomobilden de off-road yapmalarını beklemiyoruz fakat en azından dağda bayırda rahat dolaşalım değil mi? İşin bu kısmında ibreler sonuna kadar Mini’ye dönüyor. Daha yumuşak ve daha doğal olduğu için zemin bozulduğunda soğuk terler dökmüyor. Volvo ise jilet gibi takım elbisesiyle trekking yapmaya çabalayan birine benziyor. Devasa jantları, sportif süspansiyonları ve sinirli yapısı asfalttan inmek istemiyor.

İç mekan hacmi ve ferahlık anlamında Mini bir kez daha öne geçiyor fakat malzeme kalitesi için aynısını söyleyemem. Volvo hem kalite hem de tasarım anlamında masaya yumruğu vuran taraf olsa da arka tarafı Mini kadar ferah ve geniş değil. Bagajlar açıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Evvela buraya getirdiğimiz malzemelerin hemen hepsini Mini taşıdı bunu söyleyeyim zira Volvo’nun bagajına ancak iki ceset sığar. O da parçalarsanız… Mini ise temizinden dört ceset taşır gibi duruyor. Üzgünüm Volvo. Kişisel bir şey değil, sadece iş.

Ekibimde bile benimle aynı fikirde olmayan huysuz bir ihtiyar olduğundan fikirlerime katılmama hakkına sahipsiniz zira burada zevklerden ve tercihlerden bahsediyoruz. Özetlememe izin verin;

‘Benim otomobilim doğal olsun, sevimli olsun, samimi olsun, her normal otomobil gibi yan rüzgarlarda sallansın, yeterince iyi hızlansın, canım virajlarda tepinmek istediğinde yüzümü güldürebilsin ve bütün bunların yanında ailemle pikniğe, tatile gitmek istersem hepimize rahat ettirsin.’ diyorsanız en yakın Mini bayii sizi bekler.

‘Yok, benim otomobilim hayvani tutunma limitlerine, deli dehşet ara hızlanmalara ve İsveç çakısı kadar keskin gaz tepkilerine sahip olsun, sanki her gün dağa bayıra mı gidiyoruz? Ayrıca iç mekanı ve tasarımı hem kalite koksun hem de sempatik olmaktan ziyade karizmatik olsun, arkası o kadar ferah olmasa da olur canım.’ diyorsanız buyurunuz Volvo’ya.

Bu testin bir kazananı varsa o da benim. Biliyorum içten içe bana uyuz olacaksınız fakat iki gün boyunca iki uç karakterli otomobili memleketin en güzel yollarında sıcakta soğukta, kuruda ıslakta, asfaltta çamurda kullandım ve baharda Gelibolu ziyaretleri olayımı üçledim. Otomobilleri, virajları, temiz havayı ve yeşili seviyorsanız bir dakika durmayın, gidin oraya.

Safa Kaplan fotoğrafları gözünüzü doyursun;

SKODA OCTAVIA 1.6 TDI ELEGANCE

Etiketler

, , , , , , , , ,

DSC01378Golf almayı düşünürken Yeni Octavia yüzünden kafası karışmış bir takipçim “E hadi İsmail Bey, dene şu Octavia’yı da işimize bakalım!” demiş birkaç gün önce. Okurum ister de ben durur muyum? Buyurun efendim;

Test otomobilim dizel, otomatik ve en dolu Octavia. İçi fabrikadan dün çıkmış gibi kokuyor ve kilometre sayacı dört basamaklı sayılara benim ellerimde ulaştı. Anlayacağınız otomobil de keyfim kadar gıcır. Gaziantep-Adana otobanında usul usul -140′la falan- ilerliyorum. Mis kokulu ve bol böcekli bir bahar gününde plakama yapışan haşarat için üzülsem de vaktim çok geniş olmadığından derhal otomobili incelemeye koyuluyorum.

DSC01369

İç mekana ilk girdiğinizde Octavia’nın sınıf atladığını hissediyorsunuz. Malzeme ve işçilik kalitesi hiç fena sayılmaz. Burada bir detayı belirteyim: Birçok müşteri Octavia’yı Passat rakibi olarak algılıyor. Siz de onlardansanız maalesef yanılıyorsunuz zira Octavia, Golf yahut Jetta dengi bir otomobil. Passat’ın Skoda’daki karşılığına Superb diyorlar. Neyse devam edelim; göstergeler klasik Skoda tasarımını muhafaza ediyor. Ön konsol cici dokunmatik ünitesine kavuşmuş ki kullanımı çok yormuyor. Diğer kumanda elemanları kolay kullanım ve çabuk alışma konusunda diğer Skoda modellerinden geri kalmıyor. Basit bir detay ama kapı kollarına bayıldım. Kesinlikle çok zarif. Ayrıca her yerde minik ve kullanışlı saklama gözleri var (fotoğraflarda görebilirsiniz) ki sahiden işe yarıyor. İç mekanla ilgili bir kusur bulmam gerekseydi cam açma düğmelerini gösterirdim. Kötü değiller ama ortamın genelinde sırıtıyorlar. Kilit soru geliyor: İç mekan Golf kadar sıkı mı? Hmm, ııııı, etrafınıza bakınca her şey yolunda görünüyor ama içerisi bir şekilde Golf’ün bütünlüğünü veremiyor. Yine de burada Golf’te olmayan bir şey var: Hacim. Ön kısım çok ferah, arka tarafta deli dehşet diz ve baş mesafesi var. Asıl şov ise bagajda başlıyor. Temizinden 5 ceset sığar ki alçak yükleme alanı sayesinde belinizi sakatlama ihtimaliniz de azalıyor. Octavia’nın iç mekanı insanda çocuk yapma isteği uyandıran iyi ailelere benziyor. Çok huzurlu lan!

İçeridekiler mutlu da, dışarıdan bakanlar ne düşünür acep? Octavia’nın dış tasarımında ilk dikkatimi çeken nokta, farlarının A6 ile korkunç şekilde benzeşiyor olması. Hele bir nokta var ki (bacaklarınızı hafifçe kırıp üstten bakmanız gerekiyor ama etrafta insanlar varken yapmayın) açıyı iyi yakalayınca düpedüz A6′yla bakışıyorsunuz. Yine de tasarımı eskiye oranla çok daha iç açıcı görünüyor diye düşünüyorum. Temiz, net ve düzgün çizgileri var. Bir önceki Octavia’dan daha hormonlu olduğu halde yeni otomobilin ağırlığı artmamış ki bunda MQB’nin (“MQB ne ulan?” diye söyleniyorsanız google size yardım edecektir) payı büyük.

DSC01323

Sürüş bahsini tek kelimeyle anlatmam gerekse kesinlikle konfor kelimesini kullanırdım çünkü Octavia’nın en büyük numarası konfor. Tabi böylesine ciddi rahatlığın götürüsü dinamizm oluyor. Golf’ün rahatlık ve dinamizm arasında yakaladığı pürüzsüz denge Octavia’da konfora doğru kaymış durumda. Çok tepkili yahut eğlendirici bir sürüş bekliyorsanız yanlış yerdesiniz. Fakat aradığınız şey safi konfor ise başka yere bakmanıza gerek yok. Ön kısmı iyi tutunuyor ki çok zorlarsanız arkası usulca kopmaya başlıyor. Elbette üç harfliler (ESP, ABS, TCS, RTE) sayesinde güvenlik adına her şey gayet yolunda gidiyor. Dediğim gibi, en büyük beklentiniz konfor ise içiniz rahat olabilir. Ve karar;

Aile kurup beş çocuk yapmak istiyorum çünkü;

İç mekanı çok ferah ve geniş ayrıca genel kalite düzeyi hiç fena değil,

Alışması ve birlikte yaşaması çok kolay, aşırı konforlu ve pratik bir otomobil,

Fiyatına karşılık sundukları yüz güldürüyor.

Bekarlık sultanlıktır çünkü;

Sürüşü ve yol tutuş karakteri eğlenceli olmaktan çok uzak,

Biraz daha hızlı yürüyebilse iyiydi.

İKİNCİ EL İNSANLAR…

Etiketler

, ,

550025_455686017812437_212295605_n“Merhaba hanımefendi. Netteki Ford Ka ilanınız için aramıştım. Müsaitseniz birkaç soru sormak istiyorum…” diye başlayan bir telefon konuşmasının ertesi gününde, minik Ka’yı incelenmeye değer bulup bahsi geçen ‘hanımefendi’nin banka hesabına kaparo ya da ağzımızın alıştığı şekliyle kapora yolladım ve kendisiyle bir sonraki haftanın Perşembe gününde İstanbul’da buluşmak üzere sözleştik. Uçak biletimi aldım; günler birdirbir oynadı ve Çarşamba gecesi, uçağımın hareket etmesine 6-7 saat kala telefonum çaldı;

“İsmail Bey merhaba. Bugün Trabzon’dan bir beyefendi geldi; benimle kavga ede ede arabamı satın alıp götürdü; haber vermek için aramıştım…” diye başlayan ve küfür edemeyeceğim bir ortamda geçen ikinci telefon konuşması, devamında afallamam, sinir krizi geçirmem, dağlara daşlara küfürler savurmam ve insanların bayağılık sınırlarını zorlamaktaki cesaretlerine duyduğum hayranlıkla birkaç saat daha geçti.

Birkaç yüz liraya satın alınmış bir söz tüm planlarımı altüst etmiş; elimde uçak biletiyle ortada armut gibi kalmıştım. 15 dakika içinde, Ankara’dan incelenmeye değer bir Ford Ka buldum; sahibiyle görüştüm ve İstanbul biletimin kıçına bir Ankara bileti ekleyip yola çıktım. Ertesi gün metalik mavi renkli bir Ford Ka ile Ankara-Konya yolunda ‘ecodrive’ modunda ilerliyordum…

Kaporası ödenmiş bir otomobili satan hanımefendi! Karakteriniz piyasadaki içi geçmiş Ford Ka’lardan daha kötü durumda; acilen bakım yaptırın! Tabi işe yararsa… Ve kaporası ödendiği halde bir aracı satın almak için kavga gürültü çıkarabilen Trabzonlu vatandaş! İyi ki her yer Trabzon değil.

İşin özü, yukarıdaki geyiklerin tek cümlelik özeti: Siz siz olun ikinci el araç alacaksanız babanıza bile güvenmeyin zira şerefsizlik diz boyu…

Gökten üç elma düştü. Biri İsmail’e, biri kız arkadaşına, diğeri metalik mavi renkli Ford Ka’ya…

FORUM MUHABBETLERİ

Etiketler

DSC_9583Geçenlerde blogumun istatistiklerini incelerken günlük ziyaretçi trafiğindeki anlık artış dikkatimi çekti. Ziyaretçi gönderen siteleri incelediğimde ise memleketin en büyük forumlarından birinin o gün 5.000′den fazla okuyucuyu bloguma yönlendirdiğini fark ettim. Elbette memnun oldum; günlük okunma sayısı ikiye katlanınca hangi yazar sevinmez?

Mercedes A-Serisi başlığında paylaşılan test notlarımın altında fikirlerimi alkışlayanlar, katılanlar, katılamayanlar, küfre varan yorumlar yazanlar, anlayacağınız her tipten insan profiline rastladım. İçlerinde bir tanesi ise fazlasıyla dikkatimi çekti. Mercedes A sahibi bir arkadaş otomobilinin eksik noktalarını yazdığıma tahammül edememiş olacak ki zehir zemberek yardırmış. Mail adresini alıp üşenmeden bir sayfa mail yazdım kendisine. Bir mail, iki mail derken baktım olmuyor; karşımda standart bir otomobil kullanıcısı değil, düpedüz bir holigan olduğunu fark ettim. Golf 7 ile ilgili fikirlerime fena içerlemiş kendisi. Mercedes’ten daha iyi otomobil üretmek VW’nin ne haddineymiş? Nasıl olurmuş da Golf’ün sürüşü A’dan daha huzurlu olabilirmiş? Altındaki şeyin Renault motoruyla yürüdüğünden habersiz sordu da sordu ve tahammülümün ESP’si çalışmak üzereyken diyaloğu kestim.

Tabi olay daha da ilgili çekmeye başladı ve bir gece forumun otomobil başlıklarından en kalabalık olanlarını okumaya başladım. En başta şunu söyleyeyim, otomobil alacaksanız sakın ama sakın forumlardan fikir almayın. Neden mi? Golf 7 başlığını okumaya başlıyorum, kendimi aynı başlık içinde Alfa Romeo’ların sunroof problemini okurken buluyorum. Golf fanatikleri bir yanda, anti-VW tayfası bir yanda birbirlerini yiyip bitiriyorlar. Arada mantıklı insanlar da var elbet fakat sayıları az olunca sesleri fazla yükselemiyor. Tıpkı futbol gibi, insanlar kullandıkları otomobillerin eksikliklerini karakterlerine yapılmış hakaretler olarak algılıyor ve hiçbiri kusursuz bir otomobilin henüz üretilmediğini bilmiyor. Kara cahiller, dil bilgisi yoksunları, apaçiler, marka fanatikleri derken kafanız allak bullak oluyor.

Dediğim gibi, almak istediğiniz otomobille ilgili fikirler edinmek için asla ama asla forumlardan bilgi almaya çalışmayın. Koca bir kafa karışıklığıyla kala kalırsınız. Bunun yerine otomobil dergilerini deneyin; onu da yapamazsanız bana ya da bu işi yapan birilerine danışın. Emin olun herkese sabırla ve zevkle bilgi verecek kadar seviyorum bu işi.

Ya da forumdaki arkadaşın sözünü mü dinlesem? Bilmiyorsan yazmayacaksın arkadaş!

 

SÜRÜŞ ŞARKILARIM VOL.14

Etiketler

, , , ,

297312_481132561934449_1439485731_nBahar kadar sevdiğimiz otomobillere -benimki üstte size bakıyor- gelsin bu ayın şarkıları. 14. yedili için buraya buyurun.

Bu gece tıpkı geçen yıl bu vakitlerde olduğu gibi ılık bahar rüzgarlarında bir gezintiye çıkıyorum. Yakında buralarda bir yerlerde görürsünüz :)

Umudunuz bahar olsun.

BMW X3 PREMIUM EDITION

Etiketler

, , , , , , ,

385915_473532606027778_1026707162_nGüneşli, ılık ve test çekimi yapmak için ideal bir gün, nasıl olur da X3′ü yıkamadan çıkarmamla birlikte berbat olabilir? Bulutlar benim sürüş yapacağım vakti bekliyormuş gibi toplanıp güneşle aramıza giriyorlar. Bununla kalsa yine iyi! Test rotasına ulaşmak için yola koyuluyoruz ve dağ yollarına ulaşmamızla birlikte yağmur ve sis bastırıyor. Yoldaki çamuru metalik deniz mavisi renkli bebeğimin üstüne sıçratan kamyonlara hiç girmiyorum bile.

Ekibime “Herkes bugün duşunu alıp da çıktı değil mi?” diye sorma ihtiyacı hissetsem de artık yapacak bir şey olmadığı için işimize dönüyorum. Fotoğrafta gördüğünüz gibi bugünkü işimizin adı BMW X3.

İlk nesil X3′ü abisi X5′le karıştırmak için ona gözlerinizle değil de vücudunuzun daha altında bulunan bir bölümle bakmanız gerekirdi zira hem çok çirkindi hem de X5′ten ‘gözle’ görülür biçimde küçüktü. Fakat işler değişti. X3 artık daha güzel, daha büyük ve her anlamda eskisinden daha iyi bir otomobil. Nasıl mı?

Dış tasarımı BMW ailesinin diğer üyelerine, özellikle de X5′e benziyor. Hofmeister Kink isimli güncel BMW tasarım modasına ayak uyduran X3 şüphesiz daha olgun ve pahalı duruyor ki test aracımdaki 19′luk koca jantları da sayarsak göze hitap etme konusunu gayet iyi kıvırdığını söyleyebiliriz.

420363_473532309361141_69486342_n

Test aracım gırtlağına kadar dolu olduğu için içeride işler daha da güzelleşiyor. Bej renkli Nevada deri döşemeler, -bana hitap etmese de- ahşap kaplamalar, profesyonel navigasyon, multimedya sistemi, halı paspaslar ve her yerde kullanılan kaliteli malzemeler X3′ü içinde durmaktan bile keyif alacağınız bir otomobile dönüştürüyor. Tabi bu saydığım -ve sayamadığım- opsiyonlar otomobilin fiyatını ‘birazcık’ şişiriyor. Bir Fiesta kadar…

Fiesta olayına çok takılmayalım ve devam edelim. Direksiyona geçip binbir türlü ayarı olan koltukta ideal sürüş pozisyonunu bulabilmek için biraz didiniyorsunuz ama sonuç milimetre hassasiyetinde oluyor. On dakika uğraşıp ayarladığınız koltuğun pozisyonu umarsız bir yıkamacı yüzünden bozulduğunda keyfiniz kaçmasın diye Alman dostlarımız koltuk hafızası da sunuyor.

Başka? İçerideki tüm kumanda elemanları diğer BMW modellerinde de bulunduğu için ortam çok yabancı gelmiyor. Baş ve diz mesafesi önde ve arkada gayet yeterli. Bagaja ise 7-8 tane ceset sığdırabilirsiniz. Hoş, cesetlerle işi olanlar genelde X5 kullanıyor ama nazik ve beyefendi katiller X3′ü daha çok seveceklerdir. Arkadaki koca şanzıman tüneli yüzünden ortada oturan vatandaşın keyfi kaçacaktır diye tahmin ediyorum ama yine de hacimsel bir problem yok.

X3 bizim memlekette sadece 2-litre dizel ve 8-ileri otomatik şanzımanla satılıyor ki bu ikili gerçekten muhteşem çalışıyor. 185 beygirlik cici dizel gayet doyurucu hızlanmalar sunabiliyor ve şehir içinde 8-9 litre, şehir dışında ise 4.5-5 litre yakıt tüketiyor. 1800 kg’lik bir otomobil için hiç fena değil.

531149_473532642694441_1767608821_n

Her türden viraj ve bolca düzlük barındıran test rotamda birbirimize usul usul alışmaya başlıyoruz. Sürüşle ilgili ilk dikkat çekici detay 19 inçlik jantlar ve koca lastikler yüzünden oluşan yol gürültüsü. Bal-dök-yala türünden yolların olduğu bir şehirde iseniz -Türkiye’de öyle bir yer varsa biz de gelelim- sorun yok fakat klasik Türkiye yollarındaki çukurlar ve kasisler dikkat gerektiriyor yoksa jantı kucağınıza alabilirsiniz. Gürültüye rağmen sürüşün aşırı sert olmadığını da belirteyim.

Direksiyon aşırı tepkili. Dikkat edin hisli demiyorum; aşırı tepkili diyorum. En ufak bir hareketiniz yola yansıyor ve ortaya hayvani bir yol tutuş çıkıyor. Çok mu eğlenceli? Bir 3 Serisi değil ama sınıfındaki otomobilleri düşündüğümüzde gövdesi virajlarda salınmıyor, kafadan kaymaya meyletmiyor ve az evvel de dediğim gibi o kadar iyi yol tutuyor ki esp lambası çoğu zaman boş geziyor. Direksiyon olayına geri dönelim: Diğer BMW’lerde de bulabileceğiniz, farklı sürüş modlarında gaz ve şanzıman tepkilerini değiştiren sistem X3′ün servotronik direksiyonunu da etkiliyor. Yani sport modunda sertleşen, Comfort modunda gevşeyen ama BMW standartlarında his sunamayan bir direksiyondan bahsediyorum. Bu arada süspansiyon ayarlarını bulunduğunuz şartlara göre değiştiren adaptif süspansiyon opsiyonunu almanızı kesinlikle tavsiye ederim. Size çok rahat ettirecektir.

Otoban sürüşlerinde 19′luk jantların marifeti ortaya çıkıyor. Profesyonel multimedya sisteminin güzelliği olan web radio sayesinde Planet Rock’la coşarken otobandaki virajlara abuk hızlarda girme şansım oldu. X3′ün sürüşüyle ilgili en sıkı nokta bir SUV’den beklemeyeceğiniz muhteşem gövde kontrolü. İyi iş…

Ve sevabıyla günahıyla X3;

Sağdaki melek: Sürüş dinamikleri sınıfındaki otomobillerden beklenmeyecek kadar iyi. İç mekan kalitesi ve eskisiyle kıyaslanmayacak kadar rafine olması müthiş. Motor ve şanzıman tüm zamanların en uyumlu çiftlerinden biri.

Soldaki melek: 19′luk jantlar yol gürültüsü yapıyor; 17 candır. Koltuklarda bel destek ayarı yok çok ayıp. Adaptif süspansyion opsiyonu yoksa sürüş bazen sert kaçabiliyor. Direksiyondan vites değiştirme imkanı yok. Opsiyonlar çok pahalı.

Fiyat listesi için buraya buyurunuz.

AUDI A3 SEDAN

Etiketler

, , , , ,

Audi-A3_Sedan_2014_800x600_wallpaper_01Nedir bu?

Gördüğünüz şey Audi A3′ün poposunda daha büyük bir bagaj taşıyan versiyonu ve Türkiye gibi, ‘sedan sever’ pazarlar için geliştirildi.

Ne zaman çıkacak?

Türkiye’de 2013′ün sonlarına doğru satışa sunulacak.

Hangi motor seçenekleri olacak?

1.4 TFSI 140 hp ve 1.8 TFSI 180 hp benzinlilerin yanında 2.0 TDI 150 hp dizel motor seçenekleri olacak.

 

MERCEDES-BENZ G63 AMG 6×6

Etiketler

, ,

Mercedes-Benz-G63-AMG-6x6Üstteki fotoğrafı ilk gördüğümde ‘fotoşop’ sanıp hiç üstünde durmadan facebook güncellemelerini kurcalamaya devam ettim. Birkaç gün sonra Mercedes’in youtube kanalında da aynı yaratığı görünce mevzunun ciddiyetini kavradım. ‘Fotoşop’ değilmiş…

5.5 litrelik çift turbolu V8′den çıkan 540 beygir, 7-ileri otomatik şanzımandan süzülerek 6 tekerleğe birden aktarılıyor. 5 tane diferansiyel kilidi, kısa şanzıman oranları ve 37 inçlik hava kontrollü lastiklerle birlikte 3.7 ton çeken bu hayvan, kıyameti karşılamak için iyi bir seçenek gibi duruyor.

Yılda 20-30 adet üretilecek olan Godzilla’nın fiyatı ise yaklaşık 1 milyon TL. Ya da bunları boşverin; ağzınızdan akacak suları silmek için bir mendil hazırlayın ve aşağıdaki vidyo’nun ‘play’ tuşuna basın;