Etiketler
2013 Volvo V40 Cross Country Forum, Araba Test Yorumları, Countrman S ve V40 Cross Country, Mini Cooper S Countryman, Mini Countryman S all4 Test İnceleme Yorumlar, Türkiye'nin En İyi Otomobil Blogu!, Volvo V40 Cross Country, Volvo V40 Cross Country Test, Volvo V40 Cross Country İnceleme ve Yorumlar
Tarzları taban tabana zıt olabilir fakat ‘country’ kelimesi onları ortada buluşturuyor. Mini Countryman S ve Volvo V40 Cross Country ile Gelibolu yollarına düşüp aynı yolun iki yolcusu isimlerinin hakkını ne kadar veriyor araştırıyorum…
1962 yapımı ‘Ride the High Country’ filmini izlediyseniz iki ihtiyarın pis muhabbetlerini dinlemekten kafayı bozan genç kovboyu hatırlarsınız. İşte o genç kovboy benim. Dizel bir Ford Fiesta’nın içinde iki ihtiyar ve bir fotoğrafçıyla birlikte İstanbul’a doğru ilerliyorum. Saat sabahın bilmem kaçı ve başım direksiyona düşmek üzere. Neyse ki ihtiyarlar arada bir uyanıp ‘yeğenim teker dönüyor!’ tarzında ‘espriler’ patlatıyor. Yine de kendimi tokatlayarak uyanık kalmayı tercih ederdim. Bir ara gözüm sağ şeritten ilerleyen kamyona takılıyor. Gözlerimi tekrar açtığımda -belki de hiç kapanmadılar- ise koca yolda bizden başka kimsenin olmadığını fark ediyorum. Bunun nasıl mümkün olduğunda hiç kafa yormadan kendime son bir tokat patlatıp bulduğum ilk dinlenme tesisinde duruyor ve direksiyonu yaşlı kurtlardan birine zorla veriyorum.
Gelibolu yollarındayım, son iki senedir bahar aylarında gitmeyi alışkanlık edindiğim güzel yollarda… Güneş pırıl pırıl parlarken yemyeşil tepeler boyunca kıvrılan ‘bal dök yala zeminde’ yardıra yardıra ilerliyorum. Uzun bir düzlüğün ardından gelen sağ viraj için yavaşlarken sıralı şanzımanı ileri doğru iki kere yumrukluyor ve apeksi yakalamaya çalışıyorum. İnsanın rüyasında gördüklerinin rüya olduğunu anlaması için uyanması gerekmiyormuş. RTÜK’lenmiş hali ‘yok artık daha neler!’ anlamına gelen birkaç kelime sayıklıyorum ki direksiyondaki ihtiyar dürtüyor: ‘kalk da kahvaltı yapak!’ Rüyamda gördüklerime mi yanayım, etapları çok özlediğime mi yanayım, yoksa Sapanca gölüne binlerce hare bırakan yağmura mı yanayım? ‘yanayım yanayım ateşlerde yanayım…’ diye mırıldanarak aşağıya inip leş gibi çaydan ve böreklerden biraz alıyorum ve direksiyon tekrar bana kalıyor. Neyse ki az kaldı. Amacımız İstanbul’da bekleyen Mini Countryman S ve Volvo V40 Cross Country ile gün içinde yola çıkıp Gelibolu’ya ulaşmak. Bu, her ay okuduğunuz karşılaştırmalardan biraz farklı olacak. İşte başlıyoruz.
Başlıyoruz? İçinden köprü trafiği geçen bir program başlar mı? Stop lambası cennetine düşmüş gibiyim. Her yerdeler… İstanbul’un keşmekeşinde kaybolan saatlerin ardından Büyükçekmece Gölü’nü geride bırakabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Ellerimdeki direksiyonda Mini logosu, yanımda ihtiyarlardan biri, ihtiyarın elinde ise navigasyon var. Takip edebileceğimiz en sıkıntılı rota için araştırma yapıyor. Başta da dediğim gibi, herkesin kullandığı yollardan ziyade iki otomobile de ismini veren köy yollarının peşindeyiz. Bagajdaki çadır, uyku tulumları ve mangal da bu testin bir parçası. Acelemiz yok, bu gece Gelibolu’da bir yerlerde kamp yaparsak kafi. Bir süre ‘normal insan yolları’nda ilerledikten sonra sola bir sapak buluyor ve dalıyoruz. İki aracın yan yana ancak geçebileceği genişlikte bir köy yolu, hava çoktan karardı ve ortalıkta bizden başka kimsecikler görünmüyor…
Yaklaşık on km ilerledikten sonra sileceklerimiz tekrar çalışmaya başlıyor. Zaten yeterince kirli olan zeminin yüzeyi çamurla kaplanınca ortaya neler çıktı dersiniz? Hemen söyleyeyim, ikinci vitesle dönülen dar virajların çıkışında dört tekerleğim de yolun dışına doğru savrulurken dikiz aynamda kafadan kayan bir Volvo görüyorum. Kahkahalarımı duyduklarına eminim. Countryman boyutsal anlamda gerçek bir mini olmasa da, tepkileri hemen hemen Cooper gibi. Direksiyonu kesinlikle çok nefis, kafası oldukça iyi tutunuyor ve dört çeker olduğu için kuru zeminde tutunmayı neredeyse hiç bırakmıyor. Fakat bugün otomobilleri tanıma günü olduğundan ve hava şartları da malumunuz sıkıntılı olduğundan çok zorlamadan tatlı tatlı ilerliyoruz. Biraz da Volvo’ya bakalım.
Otomobilleri değiştikten sonra çok ilginç bir hadise oldu. Mini’den inenler Volvo’yu, Volvo’dan inenler ise Mini’yi beğenmedi ve iki taraf da aynı şeyden şikayet ediyordu: Bu şeye alışması çok zor… Mini’ye ilk bindiğimde açıkçası çok da yabancılık çekmedim. Belki daha evvel Cooper ile yaptığım uzun kilometrelerden ötürüdür fakat Mini sizi sahiden sıcak karşılıyor ve çabuk alıştığınızı hissediyorsunuz. Volvo’da ise memleketinin resmiyeti hakim. Oturma pozisyonu gayet sportif olan deri koltuklara kurulup dijital kadranla bakıştıktan sonra yeniden yola koyuluyorum. Burada bir detayı belirteyim. Testimize katılan V40 Cross Country, T5 isimli iki litrelik turbo motorla yürüyor ve 213 bg güç üretiyor. Aslında işin doğrusu, Mini’ye her anlamda daha yakın olan, 180 bg’lik T4 motorla yürüyen bir V40 kullanmaktı fakat elimizde bu var. Çok önemli bir sorun değil zira amacımız performans testi yapmaktan ziyade iki otomobilin şehirden uzakta hayata nasıl devam edeceklerini görmek. V40′a dönecek olursak, beş silindirli motoru müthiş sesler çıkarıyor. Resmen gürül gürül… Bana ilk yarış otomobilim olan beş silindirli Bravo HGT’yi hatırlatıyor. Gaz ve şanzıman tepkileri Mini’ye kıyasla çok daha sert. Süspansiyonları da öyle… Volvo’daki her detay daha sportif ve sert hissettiriyor. Fazlasını yarın göreceğiz. Önce geceyi geçireceğimiz bir yer bulmalı.
Gelibolu Milli Parkı’na vardığımızda vakit hayli geç oluyor. Mahmut Tuncer burayı çok sevebilirdi zira her yer ‘cenderme’ Nöbet tutan iki Jandarma’ya yaklaşıp çadır kurup mangal yapabileceğimiz bir yer soruyoruz. Daha doğrusu öyle sorduğumuzu sanıyorum çünkü verdikleri tepkiyi görünce bir an için Meksika sınırından uyuşturucu geçirmeye çalıştığımızı hissediyorum. Yanlarından hızla uzaklaşıp kuytu bir köşe ararken kendimizi sahilde buluyoruz. Dalga sesleri, yasemin kokusu kadar güzel bahar rüzgarları ve usul usul yağan yağmur eşliğinde çadırımızı kuruyor ve mangalımızı zulaya alıp inançla ateş yakmaya çalışıyoruz. Bir saat sonra, midemizde çiğ tavuklar olsa da doymanın ve ısınmanın mutluluğuyla kendimizi uykuya bırakıyoruz.
Ertesi sabah yine rüyada olduğumu sanıyorum. Bulutlar dağılmış, güneş gülümsüyor. Sahilde yaptığımız kahvaltının ardından vakit kaybetmeden işe koyuluyoruz. Önce fotoğraf çekimlerini halletmemiz gerekiyor. Birkaç saat süren çekimlerin ardından ise en zevkli kısım başlıyor.
Mini’nin 1.6 litrelik turbo motoru uzun düzlük boyunca çığlıklar atıyor. Çılgın bir hızlanmadan söz edemem fakat ortalama bir hızlı hatchback kadar iyi uzayabiliyor. Virajlarda yatma eğilimi gösteriyor fakat tutunma konusunda hiç problem yaşamadığı için verdiği bu tepkiler çok doğal ve samimi geliyor. Direksiyonuna diyecek hiçbir şeyim yok zira kesinlikle nefis çalışıyor. İşin özü, sportif kullanımda dört kapılı koca bir aile otomobili için gayet iyi iş çıkarıyor. Mini içi geçmemiş babaları ve sürüş delisi çocuklarını aynı anda mutlu edebilecek potansiyele sahip.
Volvo Mini’den sonra farklı bir dünyadan gelmiş gibi hissettiriyor. Süspansiyonları, gövde direnci, direksiyonu ve gaz tepkileri apaçık daha sert. Kafası iyi tutunuyor fakat çok zorlarsanız usul usul taşmaya başlıyor. Ara hızlanmalar, vites geçişleri ve viraj tepkileri Mini’den çok daha sportif fakat Mini kadar organik değil. Daha hızlı, daha saldırgan fakat daha sentetik bir sürüşten söz ediyorum. Yine de karşılaştırmanın sportif sürüş şampiyonu açık ara Volvo oluyor.
Fakat isminde ‘country’ kelimesi taşıyan bir otomobilin daima gıcır asfaltta sürülmeyi beklememesi gerekir. Tamam buradaki iki otomobilden de off-road yapmalarını beklemiyoruz fakat en azından dağda bayırda rahat dolaşalım değil mi? İşin bu kısmında ibreler sonuna kadar Mini’ye dönüyor. Daha yumuşak ve daha doğal olduğu için zemin bozulduğunda soğuk terler dökmüyor. Volvo ise jilet gibi takım elbisesiyle trekking yapmaya çabalayan birine benziyor. Devasa jantları, sportif süspansiyonları ve sinirli yapısı asfalttan inmek istemiyor.
İç mekan hacmi ve ferahlık anlamında Mini bir kez daha öne geçiyor fakat malzeme kalitesi için aynısını söyleyemem. Volvo hem kalite hem de tasarım anlamında masaya yumruğu vuran taraf olsa da arka tarafı Mini kadar ferah ve geniş değil. Bagajlar açıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Evvela buraya getirdiğimiz malzemelerin hemen hepsini Mini taşıdı bunu söyleyeyim zira Volvo’nun bagajına ancak iki ceset sığar. O da parçalarsanız… Mini ise temizinden dört ceset taşır gibi duruyor. Üzgünüm Volvo. Kişisel bir şey değil, sadece iş.
Ekibimde bile benimle aynı fikirde olmayan huysuz bir ihtiyar olduğundan fikirlerime katılmama hakkına sahipsiniz zira burada zevklerden ve tercihlerden bahsediyoruz. Özetlememe izin verin;
‘Benim otomobilim doğal olsun, sevimli olsun, samimi olsun, her normal otomobil gibi yan rüzgarlarda sallansın, yeterince iyi hızlansın, canım virajlarda tepinmek istediğinde yüzümü güldürebilsin ve bütün bunların yanında ailemle pikniğe, tatile gitmek istersem hepimize rahat ettirsin.’ diyorsanız en yakın Mini bayii sizi bekler.
‘Yok, benim otomobilim hayvani tutunma limitlerine, deli dehşet ara hızlanmalara ve İsveç çakısı kadar keskin gaz tepkilerine sahip olsun, sanki her gün dağa bayıra mı gidiyoruz? Ayrıca iç mekanı ve tasarımı hem kalite koksun hem de sempatik olmaktan ziyade karizmatik olsun, arkası o kadar ferah olmasa da olur canım.’ diyorsanız buyurunuz Volvo’ya.
Bu testin bir kazananı varsa o da benim. Biliyorum içten içe bana uyuz olacaksınız fakat iki gün boyunca iki uç karakterli otomobili memleketin en güzel yollarında sıcakta soğukta, kuruda ıslakta, asfaltta çamurda kullandım ve baharda Gelibolu ziyaretleri olayımı üçledim. Otomobilleri, virajları, temiz havayı ve yeşili seviyorsanız bir dakika durmayın, gidin oraya.
Safa Kaplan fotoğrafları gözünüzü doyursun;
































































































































