İçeriğe geç

ANAMUR-ERMENEK YOLUNDA

Güzel ülkemde ve Kıta Avrupası’nda bu zamana kadar yaptığım sürüşlerin gösterdikleri ve düşündürdükleri arasında haritalar mühim bir yer tutuyor. Seyahatlerimde, haritadaki kaskatı siyasi çizgilerin coğrafya tarafından kale alınmayışına şahit olup tefekküre daldığım çok olmuştur. Üstelik bu durumu kaç kez yaşarsam yaşayayım, her defasında ilki kadar ilginç ve düşündürücü bulduğumu da söyleyebilirim. 

Bavyera’dan Tirol’e, Konya’dan Afyonkarahisar’a geçerken ya da boğazın üzerinden süzülerek kıta değiştirirken atlas çizgilerinden aştığınızı fark etmezsiniz. Zira her iki tarafta da coğrafya ve insan aynı atmosferde buluşmuş, aynı toprakla -ve denizle- kaynaşıp bir olmuş ve bir pürüzsüz işleyiş tutturmuştur.

Doğanın sonsuz ve bilge nezdinde gerçek sınırlar, gerçek duvarlar, dağlar tarafından örülmüş ölümsüz tuğlalardan oluşuyor.

*

Bu sabah Konya Ovası’nın kırağı düşmüş cildi kış güneşi altında yüksek kontrastlı parlıyor. İç Anadolu’dan Akdeniz’e uzanan Konya-Karaman yolunun sonu gelmeyecek gibi hissettiren düzlüklerindeki sanat filmi durgunluğunu ilk kez tecrübe eden biri, bu yolun kısa sayılacak bir mesafe içerisinde Akdeniz’in mavisine ve yeşiline bağlanarak canlanıp coşacağını tahmin edemez. Edemez çünkü Toros Dağları denizle kara arasında bir kalın ve yüksek duvar gibi uzanır da toprağı, iklimi, soluduğumuz havayı, nitekim hayatı değiştirir. İşte gerçek bir sınır.

Eski zamanlarda böylesine gürbüz ve heybetli bir sınırın öteki tarafına geçmek hayli meşakkatli bir işken, günümüzün modern yolları zahmeti ciddi şekilde azaltıyor. Ne var ki bugün modern yollarda konforlu bir sürüş arayışıyla direksiyonda değilim. Bugün otuzunu devirmeye hazırlanan bir BMW klasiğiyle, ülkemizin en çarpıcı ve zorlayıcı dağ geçitlerinden birini geçmeyi planlıyorum.

*

D715 devlet yolu Karaman’dan sonra tırmanmaya başlıyor ve bu efor 1650 metrede bulunan Sertavul Geçidi’ne kadar sürüyor. Devamında bir genişlik ve açıklık içinde, çam ormanlarının arasından kıvrılan uzun virajlar boyunca, canlı ve ferah bir alçalış başlıyor. Bu alçalışta beyaz otomobilin altı silindirli motoru yüksek devirde kalıyor ve Akdeniz sahiline doğru koşturan bir çocuğun hafifliğiyle az evvelki çabasının karşılığını alıyor.

Ancak, az önce de paylaştığım üzere, bugün modern yollarda konforlu bir sürüş arayışıyla direksiyonda değilim. Bu yüzden, Mersin’in Mut ilçesine ulaşmadan hemen önce, navigasyonun kendisini sorgulamasına neden olan bir manevra yapıyor ve bulunduğum yerden 1000 metre yukarıda yer alan Ermenek’e varmak üzere batıya, D340 yoluna sapıyorum.

D340’ta beklediğimden çok daha iyi bir zemin buluyorum. Burası tazecik sıcak asfaltı ve nazikçe tırmanan geniş virajlarıyla otomobile dost bir parkur. Beyaz otomobilin ciğerlerini açmak için birkaç vites küçültüyor ve çoğu sağıma düşen sarp kayaçlarda mekanik yankılar bırakarak yol alıyorum. Solumda ise müthiş bir yükseklik ve sonsuzluk duygusu veren manzaralar sürüşe eşlik ediyor. Hatta bu manzaraların bazen dikkat dağıtacak kadar çarpıcı ve benzersiz olabildiğini de ekleyeyim.

Böylece Ermenek’e ulaştıktan sonra tabelalarda takip etmem gereken asıl yerin sırası geliyor: Anamur. Ermenek Barajı’nın çevresinde nazikçe dolaştıktan sonra, yaklaşık 100 km uzunluğundaki Ermenek-Anamur yolunun masalsı ve romantik tarafıyla on yıl sonra yeniden buluşuyorum. Torosların yükseklerinde, masmavi gökyüzünün altındayım. İki yanımda tertemiz kar örtüsü, karşımda barışçıl bir dağ yolu. Coşkulu bir sürüş temposu tutturmadan önce, burada sürüş yapmak kadar güzel olan bir başka şeyin varlığını hatırlıyorum: Durmak ve sessizliği dinlemek.

Bu öyle bir sükût ki insanın içine işliyor da gündelik hayatın arka plan gürültüsünde kaybolup giden bazı özel seslerle tanışmanızı sağlıyor. Kısa molada nefesimi, beyaz bir tül gibi salınan rüzgârı, düşüncelerimi ve hatta kolumdaki saatin makinesini dinliyorum. Zamanın ve doğanın gündelik telaşlarımıza kayıtsızlığını hatırlatan, telefon sinyallerine geçit vermeyen, havası berrak, yeşili dolgun bir masal diyarı.

Beyaz otomobil, takip eden bir saat boyunca, masal diyarının düzlüklerini ve akıcı virajlarını bir balerin pürüzsüzlüğüyle geride bırakıyor. Sonrasında ise Ermenek-Anamur rotasının ‘diğer yüzü’ olarak tanımlayabileceğim bölümünün başlangıcına geliyorum. Haritaları bile heyecanlandıran bu kısım, otuz kırk kilometre içerisinde, onlarca sert virajla yüksekleri denizle buluşturuyor. Öncesinde bir tepede duraklıyor ve bir yandan aşağıdaki ‘su parkı’ kıvrımlarını izlerken diğer yandan otomobilimdeki eşyaları sabitliyorum.

*

BMW 3 Serisi’nin arkadan tahrikli ve eşit ağırlık dağılımlı geleneksel mimarisi E36 gövde kodlu üçüncü nesilde çoğu altı silindirli motor seçenekleriyle, hidrolik direksiyonla ve yepyeni bir arka süspansiyon mimarisiyle sunulmuştu. Önceki nesillerin sportif becerilerini olgunluk ve rafinelikle harmanlayan E36’yı burada ilk seriden 320i versiyonuyla görüyorsunuz. Bir yılı aşkın süredir garajımı süsleyen beyaz otomobil ilk kez bu kadar zorlayıcı bir parkuru keşfedecek.

*

Son ve en özel bölüm için tekrar hareket edip sürüş temposunu artırmaya başladığımda, beyaz otomobil kollarını sıvayarak oyuna hazır olduğunu hissettiriyor. Hidrolik destekli direksiyon ön lastiklerle zemin arasındaki iletişimi rahatça okumamı sağlarken, ağırlığı eşit dağıtılmış mimari ise virajlarda güven ortamını pekiştiriyor. Böylece her virajda M50 kodlu atmosferik motorun devir bandını biraz daha esnetiyor, manuel vites geçişlerini mümkün olduğu kadar geciktiriyor ve viraj girişlerinden evvel üç pedallı sürüş deneyiminin inceliklerinden ‘heel&toe’ tekniğiyle akışı muhafaza ediyorum.

Her otomobil severin bir kez geçmesi gerektiğini düşündüğüm Ermenek-Anamur rotasının son kilometrelerindeki köylere ulaştığımda nabzım yüksek, sırtım terli şekilde sağa çekiyorum. Bu kez nefesimi dinlemek için tepelerdeki sessizliğe gerek kalmıyor. Otomobilden çıtırtılar yükseliyor, frenler hafifçe tütüyor, kış lastikleri ise ömürlerinin bir kısmını burada bırakmış olmanın gururuyla köşelerden kararmış oturuyor. Önceki dakikalarda hızla geride bıraktığım onlarca kıvrım ise, bulunduğum yerden bakınca, bulutların arasında, ulaşılması imkânsız bir yerde gibi görünüyor. İşte otomobil sayesinde bugünlerine ulaşmış olan yol mühendisliğinin bize armağanı: Ulaşılmaz görünen masal diyarlarına seyahat özgürlüğü.

Kısa süre sonra Anamur’a vardığımda, az evvel sarf ettiğim eforu bütün şehir duymuş da yardımcı olmak istemiş gibi, her köşede bir muz tezgahıyla karşılaşıyorum. Satıcı teyzeyi kıramadığım için arka koltukta emniyet kemeri bağlanmış şekilde ‘oturan’ koca muz dalıyla yola devam etmek zorunda kalsam da keyfim yerinde. İleride, Akdeniz sahil yolunun uygun bir noktasında sağa çekiyor ve denizi izlerken otomotiv literatürünün ustalarına bir kez daha hak veriyorum: Bir klasik otomobile yapılabilecek en büyük kötülük onu kullanmamaktır.

Böylece Akdeniz’de bir gün daha batarken, zorlu bir sürüşü hakkıyla tamamlayan mutlu bir otomobilin direksiyonunda, dönüşe geçiyorum. Toros Dağları önce küçülüyor, sonra kayboluyor ve beyaz otomobilin uzun farları Anadolu’yu ortadan ikiye bölercesine aydınlatarak evinin yolunu gösteriyor.

SON

1 reply »

  1. Uzun zamandır sizin yazılarınızı okumanın keyfini çıkarıyorum. Akıcı ve sıkmadan anlattığınız bu güzel yolculukta, adeta sizinle yan koltukta seyahat etmenin keyfini yaşadım. Teşekkürler İsmail Terzi.

    Hep yazmanız dileğiyle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

INSTAGRAM

“Kalkan-Kaş yolu kelimenin tam manasıyla bir klasik. Nasıl desem, Cide-İnebolu yolunun denize tepeden bakan uzlaşmaz karakterine kıyasla bu bölümün denize dostça, sürücüye ise sıcakkanlı bir mizaçla yaklaştığını söyleyebilirim. Burası muhteşem yamaçlarla Akdeniz’in arasına işlenmiş bir küçük koridorda, harika zemini ve çoğu açık görüşlü virajıyla tastamam bir klasik sürüş rotası. Müziğe ara veriyor ve sürüş keyfinin özünü oluşturan özgürlük duygusu tüm duyularımı uyarana dek hızlanıyorum. Birbirini izleyen onlarca virajın apeks noktasında Akdeniz’in alaca zeminini görerek yol almak ne büyük bahtiyarlık.”
Süper modelleri kıskandıracak kıvrımlarıyla orman yollarına, kışın kapanıp bahara kadar açılmayan dağ geçitlerine, başka hayatların akışını film gibi oynatan uzun yolculuğun bilinmezliğine, kısaca otomobille yolda olmaya düşkünlüğümü biliyorsunuz. Bunun yerini neyle doldurabilirim bilmiyorum.
“Bu otomobili bir kullanmanı isterim. Çok talep görüyor ve merak ediliyor. Senin kelimelerinle anlatılıp ifade edilmeye değer bir spor otomobil ve bence sadece kâğıt üzerindeki verilerle yorumlanabilecek bir model değil’ diyor BMW M yöneticisi arkadaşım @berkaydemircioglu Böylece ülkemize ilk gelen BMW M240i xDrive’ın anahtarını teslim alıyorum. Çıkmaya hazırlanırken Berkay arkamdan seslenip bir yakıt anahtarı uzatıyor: “Çok ihtiyacın olacak.”
Kanıtlandı: Yeşil gövde renkli BMW M3’ler daha hızlı gidiyor. #makegreengreatagain #bmw #m3
BMW 3 Serisi’nin altmış senelik evrimi. #bmw #3series
Almanlıktan aldığım tadı hiçbir şeyden alamadım.
BMW Classic’in Münih’teki garajında kısa bir yürüyüş. @bmwclassic #bmw
Geçen kış mevsiminden, huzur verici bir sabah sürüşü.
Tanıdığım en dağınık karakterlerden bir tanesi: Lotus Esprit S4S. Temel mimari ögeleri birbirinden habersiz mühendislik takımları tarafından, Lego’ya savaş açmak niyetiyle birleştirilmiş gibi hissettiren bu otomobil özellikle İstanbul trafiğinde eşsiz bir deneyim yaratıyor.
Geçen sene bu zamanlar.
Bir sürüş rotası klasiği: Akdeniz Sahil Yolu.
Yeni BMW 3 Serisi’yle, Akdeniz’e doğru. #bmw #3series

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

%d blogcu bunu beğendi: