İçeriğe geç

İSTANBUL’DA KAMP

“En azından su soğuk değilmiş,” diyorum.

Oysa birkaç dakika önce aynı suyun derinliğini bacaklarımla ölçmek için paçalarımı sıvarken durumdan hayli hoşnutsuzdum. Otomobilin arka kısmına göz atmak için başımı çevirdiğimde sırt çantamı, nereden geldiklerini bilmediğim birkaç cam şişeyi ve bir çakmağı yüzer halde buluyorum. Çantayı altından damlayan suya aldırış etmeden koltuğun üstüne alıyor ve saniyeler içinde kabini dolduran sıvıyı görmezden geldiğimde her şey daha iyi olacakmış gibi aşağı inerek sesleniyorum.

“Vinci bağlamamız lazım!”

‘Arazi Refik’ isimli otomobilinin önündeki vinci çözen Akay Perker, kırmızı otomobili çekmeye başladığı anda hareket eden BMW değil Dacia Duster oluyor. Kendisi kıkırdayarak otomobiline dönüyor, el frenini çekiyor ve böylece kırmızı mobilin akarsu esareti vincin tıkırtıları eşliğinde sona eriyor.

Sonraki iki saati otomobilden su tahliye etmekle ve ıslanan eşyalarımı dallara asmakla, kütüklere sermekle geçiriyorum.

Şu ana kadar ‘İyi de 1984 model bir BMW’nin dere geçişinde işi ne?’ diye sormadıysanız, bu soruyu sizin yerinize sormak ve ardından cevaplamak isterim.

İyi de 1984 model bir BMW’nin dere geçişinde işi ne?

*

Hafta sonlarını doğada kamp yaparak değerlendirmek isteyen arkadaşım Akay Perker bunun için kendisine tam teşekküllü bir Dacia Duster hazırladı. Arazi Refik isimli bu otomobil arazi lastikleri, vinç ve tavan çadırı gibi ekipmanlarıyla doğada zaman geçirmeyi kolaylaştırıyor ancak günün sonunda bir çubukla toprağı eşeledikten sonra ihtiyaç gidermenin yarattığı iç sıkıntısı için elinden bir şey gelmiyor. Neyse, o ayrı bir konu…

Her şey Perker’in Çilingöz Tabiat Parkı’nda keşfettiği ve öve öve bitiremediği noktalardan birinde yapacağı ikinci kampa davet edilmemle başladı. Bir klasik otomobilin bu tarz bir sürüşte neler yapabileceğini görmek, kırmızı otomobili doğada fotoğraflamak ve kampçılığa merak salıp da Perker’inki gibi bir otomobil hazırlama imkanı bulamayanlara bir takım deneyimler aktarmak düşüncesiyle daveti kabul ettim.

Cumartesi günü öğle saatlerinde İstanbul’dan çıktık ve yaklaşık iki saat sonra Çilingöz Tabiat Parkı’na ulaştık. Parkın içindeki patika yollar Top Gear spesiyallerini hatırlatsa da E28 durumdan şikayetçi olmadı. Çukurları, kasisleri, küçük çaplı kayalıkları zahmetsizce geride bıraktıktan sonra bir su geçişine geldik. Birkaç karıştan daha yüksek olmayan geçişte ilerlerken solumdaki muhteşem manzarayı fark edince durdum ve kırmızı otomobili bir akarsuyun ortasında, o an gördüğüm harikulade ışığın altında fotoğraflama düşüncesinin eylemlerimi kontrol altına almasına izin verdim. Hikayenin devamını biliyorsunuz…

*

Sonra kamp alanına ulaştık ve elime geçirdiğim bir mikrofiber bezle tabandaki suyu elimden geldiğince tahliye etmeye çalıştım. Öte yandan otomobilin Pazartesi günü atölyeye çekilmesi gerektiğinin pekala bilincinde olduğum için gün batımıyla birlikte bezi bıraktım ve kamp ateşinde yemeğin tadını çıkardım.

*

Otomobili ertesi sabah atölyeye götürdüm ve üç hafta boyunca sürecek işlemler böylece başladı.

İlk iş taban halısı söküldü ve yıkmaya yollandı. Temizliği tamamlanan taban halısı iki gün boyunca güneşte kurutuldu. Son halinin mis gibi kokması mutluluk verici.

Taban halısının sökülmesiyle birlikte otomobilin altından görünmeyen ancak iç kısımdaki bir köşede hayli yayılmış paslı alanı fark ettik. Dolayısıyla E28 bir süre kaportada kaldı ve ilgili alan hem içeriden hem de dışarıdan onarıldıktan sonra izole edilip boyandı. Gördüğünüz deliğin onarılmasıyla sürüş sırasındaki ses ve titreşim o kadar azaldı ki neredeyse suya girdiğime sevinecek oldum.  

Çilingöz yollarındaki sürüş ön düzenin ayarlarını bozmuş olabilir düşüncesiyle son adımda ön düzene el atıldı ve salıncak burçları ile viraj askıları yenilendi. Bu değişiklik hem gövdenin salınımlarını hem de direksiyon hissiyatını çok iyileştirdi ve otomobilin akışında senelere bedel bir gençleşme yarattı.

*

Kamp macerası biraz pahalıya patlamış olsa da kırmızı otomobilden yılların izlerini yavaş yavaş silme noktasında iyi sonuçlara vesile oldu diyebilirim. Ayrıca bir klasik otomobilin doğada, kolay sayılmayacak koşullarda ilerleme becerisine şahit olmak hoş bir deneyimdi.

Yine de modern insan bir çubukla toprağı eşeledikten sonra, yeşil renkli onlarca sineğin nezaretinde ihtiyaç gidermemeli!

SON

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

INSTAGRAM

İki yıl önce bu zamanlar.
Gecesinde Pink Floyd şarkıları çalmış bir Viyana gününden gelişigüzel film fotoğrafları.
İlk darbeyi alan tampon durur. Gövde hareketine devam eder. Gövde durur. Sürücü hareketine devam eder. Ön cama çarpan kafatası durur. Beyin hareketine devam eder. Sonra her şey durur. Güzellik hariç. Güzellik hareketine devam eder. #porsche #911 #filmisnotdead
Trafikte sıkışıp kalan spor otomobilin durumu, morfinle uyuşturulmuş bir vahşi sirk hayvanının trajedisine benziyor. Nasıl ki aslanlar, ayılar çoluk çocuk eğlendirmek için var olmadıysa, spor otomobil de trafikteki diğer sürücüler neşelensin diye var olmamıştır. Aslanın yeri vahşi doğa, spor otomobilin yeri açık yoldur. #bmw #bmwclassic #z3coupe
Pink Floyd’un daimi davulcusu, tanrının baget tutucusu, büyük otomobilci Nick Mason önümüzdeki pazartesi günü İstanbul’da konser veriyor.
“Bu öyle bir sessizlik ki insanın içine işliyor; gündelik hayatın arka plan gürültüsünde kaybolup giden bazı özel seslerle tanışmanıza olanak sağlıyor. Kısa molada nefesimi, beyaz bir tül gibi salınan rüzgârı, düşüncelerimi ve hatta kolumdaki saatin makinesini dinliyorum. Zamanın ve doğanın gündelik telaşlarımıza kayıtsızlığını hatırlatan, telefon sinyallerine geçit vermeyen, havası berrak, yeşili dolgun bir masal diyarı.”
E36 gövde BMW 3 Serisi iki kez sahip olma deneyimi yaşadığım ve Türkiye yollarında yaklaşık 30.000 km kullandığım bir otomobil.
Bahçeköy Orman Yolu rüyalarımdan bir parça.
20 Mart 1984’te, henüz 1164 kilometredeyken, Frankfurt’ta ilk servisi yapıldı.
Trakya kırlarında akşamüstü gezintisi.
Üç yıl önce bugün.
Burası Bolu ile Yedigöller Milli Parkı arasında uzanan dağ yolu. Görüşün ve zeminin sürekli olarak değiştiği parkurda, tutunma ruleti oynayarak geçirdiğim doyurucu sürüş dakikalarının ardından, çok önemli bir teslimatı tamamlamanın mutluluğunu yaşıyorum. #familytime

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

%d blogcu bunu beğendi: