İçeriğe geç

SÜRÜŞ ROTASI: UÇMAKDERE

Sabahın beşinde uyanmama değdiğini hissettirmeyen ve yaklaşık iki saat alan sürüşün ardından Tekirdağ’a ulaşıyorum. Sonra Marmara’ya doğru sapıyor ve Barbaros üzerinden Kumbağ’a varıyorum. Gün epey aydınlandı sayılır.

Kumbağ’da küçük ilçelere has ‘mecburiyet’ caddesini geride bırakıyorum. Henüz açılmamış onlarca küçük işletmeyi bir araya getiren ve cetvelle çizilen bu caddede şu an açık olan tek şey, ara ara denk geldiğim bisiklet gruplarından insanların gözleri. Bu saatte hareket eden bir otomobil görmenin hoşnutsuzluğu ve grup halinde takılmanın ilave özgüveni, elastik polyesterle sarılmış bünyelerin bakışlarına yansıyor. Bakışlardaki bir diğer yansıma ise otomobilimin az sonra kapanacak ön farları.

Kumbağ geride kaldıktan sonra bir ormanın içinde kıvrılarak yükselmeye başlıyorum. Yükselmek kelimesini burada hem gerçek hem de mecaz anlamıyla kullandığımı belirteyim. Eğim ara ara o kadar sertleşiyor ki bisikletçilere burada denk gelmediğim için kendimi şanslı sayıyorum. Asfalt hem rengi hem de kalitesiyle Avusturya’nın dağ geçitlerini aratmıyor. Sabah güneşinin sertçe aydınlattığı virajlar ise müthiş görkemli görünüyor.

Böylece uygun bir yerde sağa çekip otomobildeki tüm eşyalarımı sabitliyor ve gördüğünüz fotoğrafları çektiğim Leica M6 kameraya Kodak Portra 400 film sürüyorum. Birkaç dakikalığına manzaranın, kuş seslerinin ve tertemiz havanın tadını çıkarmayı ihmal etmesem de içimden bir ses geç uyanmış motosikletçilerin zaman kaybını telafi etmek için hızla bu tarafa yaklaştığını söylüyor. Uçmakdere’ye gitmeden önce tanışmanız gereken bir başka insan modeli  ise yamaç paraşütçüleri. Bisikletlerin ve motosikletlerin aksine paraşütlerin zeminle alakası olmadığı için kendileri yola düşmediği sürece herhangi bir sorun yaşanmıyor.

Böylesi bir rotayı en yalnız zamanında geçmek büyük bir ayrıcalık. Fakat Uçmakdere’de ilk sürüşünüzü yapacaksanız lütfen doğruca gazlamaya başlamayın. Çünkü az evvel bahsettiğim zemin kalitesiyle birlikte ortaya çıkan ilave tutunma, hızın istemsizce yükselmesine neden oluyor. Burada her türden otomobille keyifli olabilecek çeşit çeşit viraj birbirine bağlanıyor ve rotanın geneli hataları hoş görmüyor. Tüm dikkatinizi sürüşe verseniz dahi zemin bazı virajlarda alternatif akım grafiği gibi dalgalanıyor ve bu bölümler otomobilin hem gövdesini hem de süspansiyonlarını ciddi bir sınava tabi tutuyor.

Bir de manzaradan söz etmek gerek. Marmara kıyılarına yüksekten baktığınız Uçmakdere yolu şehirde yaşayan bir insanın tüm dikkatini dağıtacak kadar çarpıcı manzaralar sunuyor. Manzaranın önemli bir parçası olan sarp yamaçlar özellikle rüzgarlı ve yağışlı havalarda kayaların aşağı düşmesine neden oluyor ki sürüş sırasında bu kayalardan birini virajın tam orasında bulduğumu ekleyeyim. Hoş bir deneyim sayılmaz. Dolayısıyla Uçmakdere manzarası, zemin kalitesi ve her türden tekerlekli taşıtla eğlenmeyi mümkün kılan viraj zenginliğiyle birinci sınıf bir sürüş deneyimi sunsa da yükselen duyguları başıboş bırakmamakta yarar var. Zira bu rotayı Türkiye’nin en iyilerinden biri kılan tüm bu karakteristik özellikler onu aynı zamanda tehlikeli hale getiriyor.

Masmavi zeminiyle yüksek tavanlı deniz manzarasını yukarıdan izleyen ve dik yamaçlar boyunca bir süs balığı gibi kıvrılan sayısız virajın ardından Uçmakdere Köyü’ne ulaşıyorum. Frenler tütüyor, boyun kaslarım hafifçe ağrıyor. Uykuları yeni yeni açılan kahvaltıcılar davetkar bakışlarını siftaha dönüştürme peşindeler. Fakat aradığım şey renkli sandalyeleriyle bir kahvaltıcı değil, tastamam bir köy kahvesi. Umarım Uçmakdere’de az önceki virajlardan aşağı yuvarlanmayarak yaşlanmayı başaran ve köy kahvesinde pinekleyen insanlar vardır.

UÇMAKDERE KÖY KAHVESİ

Kahvaltıcıları geride bıraktıktan sonra Uçmakdere Köy Kahvesi’ni umduğum gibi açık ve yeterince kalabalık buluyorum. Günün ilk çayının demlenmesini bekleyen dört beş kişilik ahali selamımı alırken dikkatle süzüyor. Kısaca kendimi tanıtıyor ve Uçmakdere yoluyla alakalı şeyler öğrenmek istediğimi söylüyorum. Grubun orta yaşlılarından birisi hemen yanımdaki beyaz saçlı ihtiyar adamı göstererek, “Aha doksan yaşında adam. Ne istersen anlatsın,” diyor. O sırada tütün saran ihtiyar belirgin Trakya aksanıyla “Ne anlatayım beya!” diye çıkışsa da kısa süren sessizliğin ardından, çayını karıştırırken, başlıyor anlatmaya.

“O zamanlar radyomuz bile yoktu ki yolumuz olsun. Abim aylığından artırıp büyük radyolardan almıştı. 350 liraya. Köyün ikinci radyosu bizdeydi.”

“Peki yol ne zaman yapıldı?” diye araya giriyorum.

“1972’de açıldı. Köy Hizmetleri makine yolladı, dozer yolladı. İlkin topraktı. İki araba yan yana geçemezdi. O yüzden karşıdan araba geliyorsa beş dakika, on dakika beklerdin. Neler yaşadık burada! Yoldan önce, hasta olurdu. Deniz dalgalı, motor gidemez. Küfe içerisinde hasta götürürdük Tekirdağ’a sekiz saat, dokuz saatte. Bu tepelerden. Bakkaliye gıdası desen denizden gelir, beygirle köye taşınırdı. 2006 yılında yolu genişlettiler. Şimdi ne var, çok rahat. Babam yaşasa da görseydi. Sen ne taraftan geldin buraya?”

“İstanbul tarafından,” diye yanıtlıyorum.

“O zaman geri dönme, devam et. Gaziköy tarafına git, bir de orayı gör. Eskiden denize sıfır yoldu, sonra dağları patlatıp yükselttiler orayı. Bak oraya da!”

Böylece bir süre daha sohbet ettikten sonra kendilerine teşekkür ediyor ve ihtiyarın tavsiyesiyle yola devam etmek üzere kahveden ayrılıyorum.

*

Not: Kahvedeki sohbetin enerjisi bozulmasın düşüncesiyle, gördüğünüz fotoğrafları kamerayı ayarlama fırsatı bulamadan, gelişigüzel çektim. Bu yüzden bulanıklar. Sonraki bölümde Uçmakdere-Gaziköy yolundan notlarımı ve aşağıdakilerden daha net olmalarını beklediğim film fotoğraflarını paylaşacağım.

UÇMAKDERE-GAZİKÖY YOLU

Otomobile döndüğümde navigasyon üzerinden Uçmakdere-Gaziköy yolunu inceliyorum. Şarköy istikametinde yaklaşık sekiz kilometre boyunca ilerleyen yolun haritadaki izleri sakin görünüyor. Yine de kahvedekilerin bir bildiği vardır düşüncesiyle o yönde hareket ediyorum. Orman değilse de ağaçlık alanlar ve yer yer rastladığım bahçeler bir süreliğine denizle arama giriyor. Sağ yanımda çorak yamaçlar var. Sürüşün önceki bölümlerinin ardından klostrofobi tetikleyen ilk kilometreleri pek heyecan duymadan geçiyorum. Derken yol ve manzara aynı anda açılıyor. Ama ne açılmak!

Solumda sonsuza uzanır gibi görünen ve uyuklayan sabah suyu. Sağımda katman katman yükselen ve heybetiyle göz alan boz yamaçlar. Uzun, çok süratli ve çoğu açık görüşlü virajlarıyla ortada uzanan yolun her iki yanında bolca tabela var. İlkin yol bakım çalışması yapıldığını düşünüyorum fakat tabela kalabalığı sürüp gidiyor. Sanki yolu denizle dağ arasına sıkıştırmakla yetinmemişler de işi sağlama almak için onu her iki yandan demir çubuklarla yere tutturmuşlar. Asfaltın yamaca bakan yanındaki yüzlerce kaya parçası ise komşu gezegenden ödünç alınmış bir sınır hattına benziyor.

Buraya hızlı ve üstü açık bir otomobil çok yakışırdı. Sol duvarı mavi, sağ duvarı gri bir tünelin içinde rüzgarı hissederek gazlamak için. Hem denize uçunca karaya ulaşması daha zahmetsiz olurdu. Bu arada istediğim şey bir cabrio ya da roadster değil minyatür ön camıyla bir spyder. Hatta Mille Miglia’nın son senelerinde kazanmış Ferrari 340 MM Spyder Vignale, Lancia D24 Spider ya da Ferrari 290 MM Spyder Scaglietti gibi safkan yarışçılardan biri ne acayip olurdu. Islak gündüz rüyası! 

Rüyanın ardından sakin sakin yol almaya devam ediyor, birkaç kez durup fotoğraf çekiyor ve bir noktadan sonra geri dönüyorum. Uçmakdere’ye ne taraftan yaklaşırsanız yaklaşın ve ne türden bir araç kullanırsanız kullanın (paraşüt hariç) kendinizi harikulade bir atmosferin ortasında bulacaksınız. Köye bir kez daha girdikten sonra kahvenin önünde yavaşlamayı ve ahaliye selam vermeyi ihmal etmiyorum. Köyün çıkışında renkli sandalyeleriyle kahvaltıcılar bu kez daha çekici görünüyor. Cüzdanıma bakıyorum. Yanıma hiç nakit almamışım. Aslıhan yine sinirlenecek. İyisi mi eve döneyim.

SON

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

INSTAGRAM

Jaguar’da satış danışmanı olarak işe başladığında E-type showroom’larda son günlerini geçiriyordu. Yaşını ortaya çıkaran bu bilgiden pek hoşlanmaz. Geleneksel otomobilin milenyuma dek süren yükselişinin her anına tanıklık etmiş, Woodstock Festivali’nde eğlenmiş, seksenlerin savurganlığında aynaların ve dönem otomobillerindeki düz konsolların hakkını vermiş sımsıkı bir eski toprak: Tony Walker.
Bu yolla çok şeyimi paylaştım. Bugün epey geride kalmış üniversite yıllarımı, yazdığım onlarca otomobili, yirmili yaşlarımın ilk yarısını, balata tozlarıyla birlikte kırlara karışmış sürüş sırlarımı, motosiklet acemiliğimi, bisiklet hevesimi.
BMW 4 Serisi Coupé ile sabah beşten akşam dokuza, Marmara Denizi’nin çevresinde bir tur. Ve Uludağ’dan bazı film fotoğrafları. BMW Joy Blog’da yayınlanan sürüş notlarıma profilimdeki link üzerinden erişebilirsiniz. #filmisnotdead #bmw #4series
Varşova’da Stalin’in yaptırdığı Kültür ve Bilim Sarayı için Polonyalıların çıkardığı bir söz var. “Kentin en mutlu yeri o yapıttır, çünkü her yeri görür, kendi çirkinliğini göremez,” diyorlar.
BMW 4 Serisi Coupé ile sabah beşten akşam dokuza, Marmara’nın çevresinde bir tur. Ve Uçmakdere’den bazı film fotoğrafları. BMW Joy Blog’da yayınlanan sürüş notlarıma profilimdeki link üzerinden erişebilirsiniz. #filmisnotdead #bmw #4series
Ikea labirentinden kurtuldum diye sevinirken mobilya kutusunun bagaja normal yoldan girmeyeceğini fark ediyorum. Bir umut, kabinle yükleme alanını ayıran fileyi indiriyor ve ambalajı kapıdan içeri aldıktan sonra arkaya yerleştiriyorum. Benzersiz arbedeyi izleyenlerin ve bulaşık fırçasının keyfine ise diyecek yok. Siz siz olun BMW Z3 Coupe ile mobilya alışverişine gitmeyin!
BMW 4 Serisi Coupé ile sabah beşten akşam dokuza, Marmara Denizi’nin çevresinde bir tur. Ve sürücünün bakış açısından bazı film fotoğrafları. Sürüş notları yakında bmw.com.tr ‘de olacak. #filmisnotdead #bmw #4series
Otomobili endurans yarışçısı gibi gösteren yol kirini seksi buluyorum ve bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum.
Tatsız bir olay: 205'in arka tamponunun orijinal olmadığını otomobili satın aldıktan hayli sonra fark ediyoruz. O dönem Peugeot'da ürün yöneticisi olan Emre, Fransa'ya yazıyor. Sonra konuyu tatlıya bağlıyoruz. 205'i ben kullanıyorum. #tbt
“Otuzlarda doğan Zeki Bey onu 1993 yılında satın alıyor ve 2015 yılında vefat edene kadar yaklaşık 85.000km boyunca kullanıyor. Servis kayıtlarına baktığınızda kendisinin otomobiline obsesyon seviyesinde bağlı olduğunu görebiliyorsunuz ki ölümünden sonra Zeki Bey’in eşi otomobili aynı özenle saklamayı ve gözden uzak tutmayı tercih etmiş. Ve Zeki Bey’in manevi emaneti bugün yeni evine doğru yol alıyor.“
Ve 2020’nin keskin köşelerini yumuşatan yeni bir otomobil. Hikayesini hafta sonu blogumda yazacağım.
Geçen sene bugün. Avusturya’nın kuzeyindeki Hahntennjoch Geçidi açık, bomboş ve karla kaplı. Gran Turismo teaser’ı gibi görünen bu sürüş cennetinde 340bg’lik arkadan tahrikli bir ateşli hatchback ile tek başımayım. Yaklaşık üç saat boyunca sadece sürüş yapıyor ve yoruldukça fotoğraflar çekmek için mola veriyorum. Daha önceki denemelerimde beni nazikçe kapıdan çeviren geçidin inadı sonunda kırılıyor ve Hahntennjoch üçüncü denememde karşıya geçmeme cömertçe izin veriyor.

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

%d blogcu bunu beğendi: