İçeriğe geç

AYDIN BEY'İN JAGUAR'I

Emirgan’daki yokuşu adımlarken öğle haberlerinde kuvvetli rüzgâr ve fırtına uyarısı verildiğini anımsıyorum. Sağımdaki parkın genç çınarları hışırdıyor. Durduğum yerden bakınca dalların bir çeşit ibadette olduğunu düşündüren esinti, henüz sarıya dönmemiş el kadar yaprakları almak için gün sayıyor. Yazın bu yıl da her zamanki aceleciliğinden bir şey kaybetmemiş oluşuna içerliyor ve sigaramdan bir nefes daha çekip yürümeyi sürdürüyorum.

Çetni Sokak numara yedi. Üç katlı yapının önündeki çimlendirilmiş küçük bahçeye açılan kapıya vardığımda, gözüm istemsizce içerideki garaj kapısına takılıyor. Ahşaptan imal edilmiş ve muntazam biçimde verniklenmiş kapıyı süzüyor, “Demek bizim vahşi kedinin yuvası burasıymış,” diye söyleniyorum. Yapının dört başı mamur duruşundan etkilenmemek elde değil. Her iki yanda, çatıdan zemine doğru kayıp giden ve mutlak bir titizlikle yerleştirilmiş oluklar bulunuyor. Uzakta tempolu bir akış tutturmuş asık yüzlü bulutların altında, bu oluklar yaklaşan fırtınada evin muhafazası için gerdirilmiş bir çift halata benziyor.

Kapıyı çalıyorum, kısa süre içinde sonuna kadar aralanıyor. Karşımda kayıtsız dikilen kadının fark edilir ölçüde koyulaşmış göz yuvaları ve sıskalığı villayla ilgili ilk hissiyatıma uzak kaldığından ve mesleki önyargılarım birtakım varsayımları çoğu zaman doğruladığından, kadına kendisinin Leyla Hanım olup olmadığını sormak yerine doğrudan kendimi tanıtıyor ve Leyla Hanım’ın evde olup olmadığını soruyorum. Polis olduğumu duyduğunda yüzündeki ilk kayıtsızlığın yerini anlam verememiş bir ifade alıyor ve içerideki hanımına sesleniyor…

“İsmimiz yaşantımızı nasıl da etkiliyor, onu nasıl şekillendiriyor,” diye düşünüyorum salona geçince. İngiliz yeşili koltukların çevrelediği el dokumasının üstünde incecik ayaklarıyla bir zarif sehpa. Hemen arkada cevizden koca bir dolap. Kitaplıkta çoğu ciltli kitaplar, 45’likler; camlı bölmede ise Kraliçe’den emanet alınıp geri verilmemiş gibi duran bir çay takımı. Gül kurusu rengindeki diğer duvarda yine İngiliz yeşili bir klasik spor otomobilin tablosu asılıyken, bunun karşısındaki duvarda ise tiril tiril perdelerin saklayamadığı boğaz manzarası arzı endam ediyor.

“Bu salon elbette bir Leyla’ya ait olur,” diye yanıtlıyorum az önceki iç sesimi. “Böylesi bir sadelik ve zarafet bir Leyla’dan beklenmeyecekse kimden beklenir Allah aşkına!” Arkamda kalan dördüncü duvarı incelemeye henüz fırsat bulamadan Leyla Hanım sesleniyor:

“Hoş geldiniz, lütfen oturmaz mısınız?”

Son birkaç dakikadır etrafımda şekillenen Leyla temalı dünya, Leyla Hanım’ın kendisini görmemle beraber tastamam oluyor. Duru, temiz ve ince bir yüz, çıkıntılı elmacık kemikleri, arkada toplanmış hafif dalgalı kır saçlar ve zarif dudakların çevrelediği geniş bir ağız… Kusursuz bir cinayet var mıdır, bilemiyorum ancak size kusursuz bir katil gösterebilirim: Leyla Hanım.

Yaşadığı evin garaj kapısından salonundaki porselenlere, seçtiği mobilyaların renginden tüm düğmeleri iliklenmiş çiçekli gömleğine kadar, görünen dünyanın zarif elementlerine fazlasıyla hâkim bir kimyacı gibi. Dahası şanslı da. Çünkü yüzü ve bakışları bir katilin iç sesinden ziyade bir bahar yağmurunun sesini hatırlatıyor. “Alfred Hitchcock haklı,” diye düşünüyorum: Diyalog sesler içinde bir ses. Asıl hikâye gözlerde. Ve bu hanımın gözleri bir katile ait olamaz. Bu bakışlar pek sevdiğimiz mesleki önyargılardan kaynaklı tüm varsayımların, tüm genellemelerin dışında kalır. Tam da bu yüzden, Leyla kusursuz bir katil.

Zihnimi birkaç saniyeliğine meşgul eden tüm bu sesler ve düşüncelerden sonra:

“Leyla Hanım sizi neden ziyaret ettiğimi biliyor musunuz?”

“Evet, sanırım Sungun Bey’in ölümüyle alakalı.”

“O halde kendisinin sizden satın aldığı klasik otomobile kurulmuş bir patlayıcıyla öldürüldüğünü de pekâlâ biliyorsunuzdur.”

“Evet, oradaydım,” diye yanıtlıyor. Yüzünde herhangi bir endişe belirtisi yok.

“Olay otomobilin devrinden iki gün sonra gerçekleşmiş ve satışı vekaleten yapan oğlunuz Umut Bey o akşam Amsterdam’a uçarak ülkeden ayrılmış. Ayrıca olay gecesi Sungun Bey’le Pera Palace Hotel’de görüşmüşsünüz. Sizinle açık konuşacağım Leyla Hanım. Şüphelerin yoğun biçimde üzerinizde toplandığı bir suikast vakasıyla karşı karşıyasınız.”

“Çok özür dileyerek, isminizi tekrar sorabilir miyim?”

“Murat!”

“Murat Bey cüretimi lütfen bağışlayın. Gençsiniz ve önünüzde uzun, sağlıklı yıllar olmasını diliyorum. Bu konuyu bilmek isteyeceğinizi sanmıyorum.”

Kısa bir şaşkınlık anından sonra: “Ne yazık ki böyle bir seçeneğim yok,” diyerek geçiştiriyorum.

Hafifçe tebessüm ediyor ve yerdeki el dokumasını ilk kez görüyormuş gibi şöyle bir süzüyor. “Israrınızı anlıyorum ki bu konuda benden öğrenmek isteyeceğiniz her şeyi anlatmaya hazırım. Sadece sizi bir kez daha uyarmalıyım. Bu konuyu bilmek istemezsiniz.”

Kararlı bir ifadeyle sessiz kalıyorum. O ana kadar fonda varlık gösteren fırtına, sessizliği fırsat biliyor ve üçüncü konuşmacı olarak aramıza katılıyor.

“Konunun hassasiyetinden dolayı yardımcımı evine yolladım. Konuşmaya başlamadan önce size bir şeyler ikram edeyim, ne içersiniz?”

Sabırsız bir vurguyla: “Çay lütfen, zahmet olacak.”

Birkaç dakika sonra sehpanın ayakları dumanı tüten bir çift fincanın ağırlığıyla titreşiyor ve yerini alan Leyla Hanım kısa bir duraksamanın ardından söze başlıyor:

“Rahmetli eşim Aydın Bey bankacıydı. İstanbul’da evlendik ve uzun yıllar İstanbul’da yaşadık. Huzurlu bir evliliğimiz oldu. İyi bir adamdı. Kocam iş yaşamının son yıllarında tek bir arzuyla yaşadı: Emekliliğinden sonra Bodrum’daki yazlığımıza yerleşmek. O dönem kucakta olan Umut’u orada büyütmek ve eline geçecek hatırı sayılır ikramiye ile uzun yıllar boyunca hayalini kurduğu Jaguar otomobili satın almak istiyordu.”

“Sigara yakabilir miyim?” diye araya giriyorum.

“Evde sigara içilmesini tercih etmiyoruz,” diyor ve hiçbir şey olmamış gibi anlatmayı sürdürüyor:

“1994’te emekli oldu ve birkaç ay içerisinde buradaki düzenimizi Bodrum’a taşıdık. Çabucak da alışmıştık. Memnun olan sadece Aydın Bey değil, ben ve Umut da hayatımızdaki bu değişiklikten çok mutluyduk. Artık bir şey eksik kalmıştı: İngiliz yarış yeşili renkli klasik Jaguar. Uzun bir araştırmadan sonra, istediği modeli Almanya’da bulabildik. Oraya aceleyle gidip otomobili satın aldığımız günü hiç unutmuyorum. Ülkede güneye doğru yolculuk etmiş ve Bavyera Alperi’ni baştan başa geçmiştik.”

Bir anlık duraksamanın ardından kalkıyor ve kitaplıktan aldığı fotoğraf albümünü aramıza koyarak yanıma oturuyor.

“Bu fotoğraf o yolculukta çekilmişti.”

Duyduğu özlemi yüzünden değilse de fotoğrafın üzerinde kalan parmak ucunun baskıyla renk değiştirişinden anlıyorum.

“Bu otomobil hayatımızın en güzel günlerini taşıdı. Henüz başlayan olgunluk çağımızda, elimiz ayağımız tutarken Avrupa’yı gezdik. Rahmetli bu yolculuktan ‘Grand Tour’ (Büyük Yolculuk) diye bahsederdi. Sık sık İstanbul’a sürüş yapar, bazı zamanlar erkenden uyanıp sahil boyunca gezintiye çıkardık. Aşkımızın şarkısı en çok o otomobilde çalardı.”

“Sonra?” diye soruyorum sabırsızlıkla.

“Aydın Bey’in iş ve sanat çevrelerinde, devlet erkanında eşi dostu çoktu. Bodrum’da zaman zaman davetler tertip eder, merasim insanlarını ağırlardık. Sungun Bey denen adamla tanışmamız da bu yolla oldu. Evvelce büyükelçiliklerde görevler almış nüfuslu bir diplomat olarak tanıyorduk onu. Her görüşmemizde bahçedeki Jaguar’a yakından ilgi gösterir, kocama şaka yollu satın alma teklifleri iletirdi.

Tahmin edersiniz ki otomobil bizim için alınıp satılan bir şey olmaktan çıkmış, en güzel zamanlarımızın izlerini taşıyan bir parçamıza dönüşmüştü. Dahası çok nadir bulunan bir klasik olmasıyla değerinin yıllar içinde katlanarak arttığını biliyorduk. Kocam bankacılık alışkanlarından dolayı yatırımının verimliliğinden kaçınılmaz bir keyif duysa da Jaguarı satmayı hiç mi hiç düşünmüyordu.”

Tekrar kalkan Leyla Hanım yer lambasını açıp tavanın bir köşesine doğru çevirdikten sonra çayları tazeliyor ve konuşmasına ilk oturduğu koltuktan devam ediyor:

“Cömert teklifleri her seferinde nazikçe geri çevrilen Sungun Bey’in otomobile ilgisi azalacağı yere şiddetlendi. Kocamı sık sık rahatsız etmekten, araya fazlasıyla hatırlı insanlar koymaktan çekinmiyordu. Durum huzurumuzu kaçırmaya başlayınca Aydın Bey kendisini bir defasında sertçe tersleyip bir daha rahatsız etmemesini söyledi. Birkaç ay sonra aynı otomobilde ölü bulunacağı kimin aklına gelirdi. Daha ilk andan itibaren olayın o adamla bağlantılı olduğunu seziyor ama kimseye bir şey söyleyemiyordum. Otopsi raporu bunun sıradan ve ani bir ölüm olduğunu yazdığında kahroldum. Biliyordum, öyle değildi. İçimi kemiren o duyguyu yasıma katık edip dirayet göstermeye çalıştıysam da bir gün dayanamayıp konuyu o dönem emniyette görev alan bir aile dostumuzla paylaştım. Kendisi olayın üzerine gitti fakat birkaç ay sonra görevinden alınıp hapsedildi. İki hafta sonra da koğuşunda ölü bulundu. Anlıyorsunuz ya!”

Konunun boyumu aştığına dair korkuyu ilk kez o anda duyuyorum: “Anlıyorsunuz ya!”

“Kocamın öldürülmesinden sonra Sungun Bey’le ilişkimizin, nasıl derler, ikinci kâtip düzeyine inmesini bekliyordum. Ama öyle olmadı. Önce taziye için, sonra türlü türlü sebeplerle aramayı sürdürdü. Ve bir gün geçerken uğradım bahanesiyle, haber vermeksizin, evimize geldi. Tıknaz bir adam olmasına rağmen ödümü koparıyordu. Tam da beklediğim gibi konu kısa süre içinde Jaguar’a geldi. Böylesi nadide bir parça düzenli bakımı hak edermiş, Aydın Bey’in ardından oğlumun ekonomik refahını düşünmek anne olarak boynumun borcuymuş. Konuştu da konuştu… Ta ki otomobili satın alma teklifini en kararlı ses tonumla ve en ciddi yüz ifademle reddedene kadar.”

“Peki neden satmadınız,” diye soruyorum merakla.

“Murat Bey gençsiniz, umarım sağlıklı ve mutlusunuz. Birisi sizden bunları satın almak istese cevabınız ne olur?”

Mesajı alıp sessiz kalıyorum, Leyla Hanım devam ediyor:  

“Bir kez daha sertçe reddedilince Sungun Bey’in yüzünde gizleyemediği bir öfke belirdi. Ve konuyu yeniden oğlum Umut’a getirip sahte bir tebessümle, arsızca konuşmayı sürdürdü. Jaguar’ın tek varisi olan bu genç adam böylesi ilkel ve güçlü bir canavarı nasıl kontrol edermiş! Allah muhafaza, aynı otomobilin içinde ailemin ikinci erkeğini, hem de bir kaza sonucu yitirmeye yüreğim nasıl dayanırmış. Bunları böylece sıralayıp nezaket kurallarını aksatmayan bir ikiyüzlülükle çekti gitti. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Kocamın ölümünde parmağı olan adam şimdi de oğlumu öldürmekle tehdit ediyordu.

Aydın Bey’den sonra Umut’u da kaybedecek değildim. Bir plan yapmalıydı. Sungun Bey’le bir ay sonra Pera Palace Hotel’de tertiplenecek bir davette karşılaşacaktık. Bilmem hangi sebeplerden arzuladığı Jaguar’a sahip olması durumunda, böyle ağır bir davetten otomobille ayrılmak ve insanları kendisine hayran hayran baktırmak fırsatını kaçırmazdı. Bu iş olacaksa o gece olmalıydı.”

“Hangi iş,” diye araya giriyorum.

“Elbette bu ahlaksız adamdan kurtulma işi,” diyor ve zarafetinden hiçbir şey yitirmeksizin anlatmayı sürdürüyor:

“Aydın Bey otomobilin bakımlarını Almanya’da yaşayan bir adama yaptırırdı. Tarihi bir hava meydanının hangarında yaşayan Torsten isimli ihtiyarın elinden uçak bakımı da dahil her türlü mekanik iş gelirdi. Çocuk ruhlu, dahi bir karakterdi. Kendisine telefon açıp Jaguar’ın bakım için yollanacağını söylediğimde pek sevindi. Böylece aracı bir kamyonun sırtında yollayıp, birkaç gün sonra Almanya’ya uçtum. Torsten asıl amacımı öğrendiğinde ise dehasını ortaya koymak fırsatını bulacağı için heyecanla doğruldu, otomobilin ön çamurluğuna dokunup hafifçe okşadı. İki gün sonra, görünmez yolcusu patlayıcı bir düzenek olan klasiğin direksiyonunda, İstanbul’a doğru yola çıkacaktım. Nadide bulunan zarif bir koleksiyon objesinden öfkeli bir cinayet silahına dönüşen otomobili sınırdan kamyonla geçirme riskini göze alamazdım. Hoş, Jaguar’la bir veda sürüşüne çıkmayı ve Aydın Bey’le yaptığım seyahatlerin vazgeçilmez şarkıları eşliğinde, anılarımıza son kez sarılmayı çok istiyordum. Yol boyunca en çok da Bowie çaldım. ‘Wild is the Wind’i pek severdi…

Davet haftası yaklaşırken Sungun Bey’i aradım. Otomobili kendisine satmaya razı olduğumu, noter işlemleri için oğluma vekalet verdiğimi ilettim. Sesinde zafer kazanmış bir edanın belirmesi gecikmedi. Oğlumun pazartesi günü İstanbul’da olacağını söyleyip devir işlemlerini tamamlamalarını rica ettim, sevinçle onayladı. Ve son bir koşul olarak Jaguar’ı Bodrum’dan İstanbul’a sürmek istediğimi ve aracı Pera Palace’taki davette kendisine bizzat teslim edeceğimi söyledim. Kuşkulanmadı.

Umut’un hiçbir şeyden haberi yoktu ve planımı duyduğunda gözleri yuvalarından fırladı. Ona genç ölmek için çok yaşlı olduğumu ve hayatımda kendisinden daha kıymetli bir şeyin bulunmadığını sakinlikle izah ettikten sonra, bir ayağı Amsterdam’da olan düzenine bir süre orada devam etmesini söyledim. Ayrıca Jaguar’ın satışında eline geçecek parayı doğruca kişisel hesabına aktarmasını ve kendisine Amsterdam’dan bir ev almasını istediğimde biraz yatıştı. Böylece evladımı apar topar, kendi ellerimle, belki de bir kez daha görememek pahasına İstanbul’a yolladım. Planımın Umut’la ilgili kısmı işlediği için o gece rahat uyudum. Sıra Sungun Bey’i yolcu etmeye gelmişti.

Salı sabahı İstanbul’a geldim ve otomobili aşağıdaki garaja park ettim. Doğrusu o gece pek kolay geçmedi. Ertesi günkü davete isteyerek geciktim ki Sungun Bey açılıştaki boşluğu fırsat bilip otomobili görmek istemesin. Pera Palace Hotel’e ulaştığımda terastaki otoparkın gözlerden uzak bir köşesinde yer bulabilmek içimi rahatlatmıştı. Jaguar’dan son kez indim, Torsten gibi kaportasını hafifçe okşadım ve çantamı almadan önce bagajdaki şalteri açtım. Motorun bir sonraki çalışmasında ortalık festival yerine dönecekti.

Döndü de! Davetin sonlarına doğru sabırsızlanan Sungun Bey’e anahtarı teslim edip otomobilin yerini tarif ettim ve kendisi motoru ısıtırken birkaç dostla vedalaşacağımı söyledim. Yaklaşık beş dakika sonra şiddetli bir patlama ortalığı aydınlattı ve otelin otoparka bakan yüzündeki bazı camlar paramparça oldu. Kalabalık telaşla dış kapıya koşuşturmaya başladığında kendimi çoktan bir taksinin içine atmıştım. Karaköy’e indim, bir kahve içip huzurla eve döndüm.”

“Yani Sungun Koçaklı suikastını sizin işlediğinizi kabul ediyorsunuz,” diyorum, soran gözlerle.  

Efkârlı bir tebessümle, gözlerini halıdaki motiflerden birinde sabit tutarak, “Konuşmamızın başına dönelim,” diyor ve bana bakarak devam ediyor: “Bu olaya iştirak etmek istemezsiniz. Şimdi lütfen öğrendiklerinizi kendinize saklayın ve gidin buradan. Rica ederim.”

Konuşmamız sırasında dışarısı çoktan kararmış ve şiddetli bir yağmur başlamıştı. Bir yandan otomobilimi sahile park ettiğim için kendime kızarken, bir yandan da montumu ve ayakkabılarımı kapı eşiğinde sıkıca giymeye çalışıyorum. Leyla Hanım geriden sesleniyor:

“Polis gözleriniz kaçırmış olamaz ya, ben yine uyarayım: Karşıdaki parkın köşesinde duran siyah Mercedes’e dikkat edin. Perşembe sabahından bu yana yerinden oynamadı.”

Doğrusu kadının bahsettiği aracı hiç fark etmemiş, hatta otomobilin hemen yanında birkaç dakika nefeslenirken sigara tüttürmüştüm. “Nereden çıktı şimdi bu siyah Mercedes,” diye kuruntu ederken Leyla Hanım’ı yanıtlıyorum: “Kaygılanmayın, teşekkür ederim. Yakında görüşürüz.”

Böylece kadını başımla selamladıktan sonra evden ayrılıyorum. Kimdir bu Mercedes’tekiler? Buraya gelirken yanlışlıkla sergilediğim rahat tutumdan dolayı belki polis olduğumu anlamamışlardır. Belki gündüz vakti dikkat çekmek istemediler. Belki de az sonra, bu sokağın orta yerinde eşek cennetine yollanacağım. Bereket, yağmur delice yağıyor da adımlarımdaki aceleciliğin korkudan olduğunu düşünmeleri zor.

Durduramadığım sayısız düşüncenin arasından geçerek parkın hizasına vardığımda araca doğru dönüyorum fakat camlar zindan, hiçbir şey görünmüyor. Önüme dönüp hızlanıyorum derken otomobilin motoru çalışıyor, farları yanıyor. Böylece başlıyoruz. Adımlarım kontrolüm dışında hızlanmayı sürdürürken “Ölümün nefesi ıslak tende bir başka hissediliyormuş,” diye düşünüyorum. Ne yapacağıma karar verememişken, yan sokaktan çıkıp sahile yönelen taksiyi görüyor ve derhal el ediyorum. Araca eğilip ön cama tıkladığımda Mercedes’in farları yüzümü aydınlatıyor: “Hayırlı işler. Arkadaki arabada bizim patron var, yenge taksiye geçecek, biraz bekler misin? Laf aramızda, yağlı müşteridir, hadi eyvallah!” diyorum ve aynı anda tabanları yağlıyorum. Artık dönüş yok.

Taksicinin ortaya çıkışı bana epey zaman kazandırsa da caddeye boğazın kararmış sularını görecek kadar yaklaştığımda, Mercedes’in vahşi bir hayvan gibi şiddetle homurdanışını duyabiliyorum. Islanıp bacaklarıma yapışan pantolonum hızımı kesiyor. Bacaklarıma beynimle aynı hızda çalışmaları için en sert komutları verirken, otomobilime gitmenin faydasız olacağına kanaat getiriyorum. Bir kez ıslanan bir daha neden ıslansın! Gözümü boğaza dikiyor, hız kesmeden İstinye tarafına doğru uzun atlıyor ve kendimi buz gibi sulara bırakıyorum.

Hayatta kalma içgüdüsüyle İstinye’deki sahil güvenlik limanına kadar delice kulaç atıyorum. On dakika, yirmi dakika, ne kadar sürüyor bilemiyorum. Bu alana araçla erişimin kısıtlı olduğunu bilmenin güveniyle motorlardan birine tutunarak nefesleniyor, kendime gelmeyi bekliyorum. Bir saat, iki saat, ne kadar sürüyor bilemiyorum. Sonunda titremeye dayanamayıp bir iskeleye tırmanıyor ve elinde feneriyle koşarak yaklaşan güvenliğe, kimliğimi gösterip bir taksi çağırmasını söylüyorum.

Koltuğunu ıslattığım için yol boyunca sokranan taksiciyi vurmak çok rahatlatıcı ve tatlı bir düşünceye dönüşüyor. Neyse ki çok geçmeden eve varıyoruz da koltuktan daha ıslak bir yüzlük sayesinde kendisinden kurtuluyorum. Kapıyı açıp antrenin ışığını yaktığımda, ölüm korkusundan sonuna kadar açılmış duyularım burada davetsiz bir misafirin nefeslerini hissediyor. Silahımı elime almamla namludan süzülen birkaç damla tuzlu suyun parkeye düşüşünü duyabiliyorum. Sabrım, taşmak üzere. Sağımdaki mutfağa yönelip ışığı açıyor ve bir bardak su alıyorum. Susuz gidecek değilim! İhtiyatlı adımlarla salona yöneldiğim anda içeriden tanıdık bir ses yükseliyor:

“Gel!”

Uluğtekin Komiser değil mi bu! Salona girdiğimde “Komiserim,” diyorum soran bir tonla. Sağ elini kaldırıp ben susana kadar bekliyor ve birkaç saniyelik sessizliğin ardından söze başlıyor:

“Murat bu bir diyalog değil monolog. Söyleyeceklerimi kesmeden dinle, tamamı emirdir!”

Yanına oturmamı işaret etmek için koltuğa hafifçe vuruyor ve sözüne devam ediyor:

“Bu sabah ilk uçakla Amsterdam’a gideceksin. Yanına hiçbir özel eşyanı almayacaksın! Silahını, kimliğini ve telefonunu sehpanın üzerinde bırak.”

İç cebinden çıkardığı gri zarfı uzatarak: “Tekrar ediyorum: Yanında pasaportun ve bunun dışında bir şey olmasın. Uçak havalandığında zarfı aç, notu oku ve imha et. Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı ama,” diyecek oluyorum, çıkışıyor: “Hazırlan ve söyleneni yap! Elli dakika sonra iki sivil araç seni hava alanına götürecek. Son olarak, biz seninle iletişim kurmadan, sen kimseyle iletişim kurma. Ailenle bizzat ben görüşeceğim.”

Ve uçağın tekerlekleri gün doğumunda yerden kesiliyor. Sol kulağıma kaçan boğaz suyu dışında, yanıma İstanbul’dan hiçbir şey almadığım bu sarsıntılı yolculuğun beni nereye götürdüğüne dair en küçük bir fikrim yok. Kemer ikaz lambaları söndüğünde doğruluyor, zarfı açıyorum. İçinde bir kısa not;

“Umut sizi hava alanında karşılayacak. Amsterdam’da görüşmek üzere. İyi yolculuklar dilerim.” Sungun.

SON

2 replies »

  1. Merhaba, akıcı hikayeniz hakkında dış kaynaklardan herhangi bir bilgiye erişemedim. Soru işaretlerimizi nasıl giderebiliriz acaba? 🙂

    Sevgiler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

INSTAGRAM

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

%d blogcu bunu beğendi: