İçeriğe geç

HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM (Mİ?)

DSC_0189 copyTarzları taban tabana zıt olabilir fakat ‘country’ kelimesi onları ortada buluşturuyor. Mini Countryman S ve Volvo V40 Cross Country ile Gelibolu yollarına düşüp aynı yolun iki yolcusu isimlerinin hakkını ne kadar veriyor araştırıyorum…

1962 yapımı ‘Ride the High Country’ filmini izlediyseniz iki ihtiyarın pis muhabbetlerini dinlemekten kafayı bozan genç kovboyu hatırlarsınız. İşte o genç kovboy benim. Dizel bir Ford Fiesta’nın içinde iki ihtiyar ve bir fotoğrafçıyla birlikte İstanbul’a doğru ilerliyorum. Saat sabahın bilmem kaçı ve başım direksiyona düşmek üzere. Neyse ki ihtiyarlar arada bir uyanıp ‘yeğenim teker dönüyor!’ tarzında ‘espriler’ patlatıyor. Yine de kendimi tokatlayarak uyanık kalmayı tercih ederdim.

Bir ara gözüm sağ şeritten ilerleyen kamyona takılıyor. Gözlerimi tekrar açtığımda -belki de hiç kapanmadılar- ise koca yolda bizden başka kimsenin olmadığını fark ediyorum. Bunun nasıl mümkün olduğunda hiç kafa yormadan kendime son bir tokat patlatıp bulduğum ilk dinlenme tesisinde duruyor ve direksiyonu yaşlı kurtlardan birine zorla veriyorum.

Gelibolu yollarındayım, son iki senedir bahar aylarında gitmeyi alışkanlık edindiğim güzel yollarda… Güneş pırıl pırıl parlarken yemyeşil tepeler boyunca kıvrılan ‘bal dök yala zeminde’ yardıra yardıra ilerliyorum. Uzun bir düzlüğün ardından gelen sağ viraj için yavaşlarken sıralı şanzımanı ileri doğru iki kere yumrukluyor ve apeksi yakalamaya çalışıyorum. İnsanın rüyasında gördüklerinin rüya olduğunu anlaması için uyanması gerekmiyormuş. RTÜK’lenmiş hali ‘yok artık daha neler!’ anlamına gelen birkaç kelime sayıklıyorum ki direksiyondaki ihtiyar dürtüyor: ‘kalk da kahvaltı yapak!’ Rüyamda gördüklerime mi yanayım, etapları çok özlediğime mi yanayım, yoksa Sapanca gölüne binlerce hare bırakan yağmura mı yanayım? ‘yanayım yanayım ateşlerde yanayım…’ diye mırıldanarak aşağıya inip leş gibi çaydan ve böreklerden biraz alıyorum ve direksiyon tekrar bana kalıyor. Neyse ki az kaldı. Amacımız İstanbul’da bekleyen Mini Countryman S ve Volvo V40 Cross Country ile gün içinde yola çıkıp Gelibolu’ya ulaşmak. Bu, her ay okuduğunuz karşılaştırmalardan biraz farklı olacak. İşte başlıyoruz.

DSC_0626 copy

Başlıyoruz? İçinden köprü trafiği geçen bir program başlar mı? Stop lambası cennetine düşmüş gibiyim. Her yerdeler… İstanbul’un keşmekeşinde kaybolan saatlerin ardından Büyükçekmece Gölü’nü geride bırakabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Ellerimdeki direksiyonda Mini logosu, yanımda ihtiyarlardan biri, ihtiyarın elinde ise navigasyon var. Takip edebileceğimiz en sıkıntılı rota için araştırma yapıyor. Başta da dediğim gibi, herkesin kullandığı yollardan ziyade iki otomobile de ismini veren köy yollarının peşindeyiz. Bagajdaki çadır, uyku tulumları ve mangal da bu testin bir parçası. Acelemiz yok, bu gece Gelibolu’da bir yerlerde kamp yaparsak kafi. Bir süre ‘normal insan yolları’nda ilerledikten sonra sola bir sapak buluyor ve dalıyoruz. İki aracın yan yana ancak geçebileceği genişlikte bir köy yolu, hava çoktan karardı ve ortalıkta bizden başka kimsecikler görünmüyor…

Yaklaşık on km ilerledikten sonra sileceklerimiz tekrar çalışmaya başlıyor. Zaten yeterince kirli olan zeminin yüzeyi çamurla kaplanınca ortaya neler çıktı dersiniz? Hemen söyleyeyim, ikinci vitesle dönülen dar virajların çıkışında dört tekerleğim de yolun dışına doğru savrulurken dikiz aynamda kafadan kayan bir Volvo görüyorum. Kahkahalarımı duyduklarına eminim. Countryman boyutsal anlamda gerçek bir mini olmasa da, tepkileri hemen hemen Cooper gibi. Direksiyonu kesinlikle çok nefis, kafası oldukça iyi tutunuyor ve dört çeker olduğu için kuru zeminde tutunmayı neredeyse hiç bırakmıyor. Fakat bugün otomobilleri tanıma günü olduğundan ve hava şartları da malumunuz sıkıntılı olduğundan çok zorlamadan tatlı tatlı ilerliyoruz. Biraz da Volvo’ya bakalım.

Otomobilleri değiştikten sonra çok ilginç bir hadise oldu. Mini’den inenler Volvo’yu, Volvo’dan inenler ise Mini’yi beğenmedi ve iki taraf da aynı şeyden şikayet ediyordu: Bu şeye alışması çok zor… Mini’ye ilk bindiğimde açıkçası çok da yabancılık çekmedim. Belki daha evvel Cooper ile yaptığım uzun kilometrelerden ötürüdür fakat Mini sizi sahiden sıcak karşılıyor ve çabuk alıştığınızı hissediyorsunuz. Volvo’da ise memleketinin resmiyeti hakim. Oturma pozisyonu gayet sportif olan deri koltuklara kurulup dijital kadranla bakıştıktan sonra yeniden yola koyuluyorum. Burada bir detayı belirteyim. Testimize katılan V40 Cross Country, T5 isimli iki litrelik turbo motorla yürüyor ve 213 bg güç üretiyor. Aslında işin doğrusu, Mini’ye her anlamda daha yakın olan, 180 bg’lik T4 motorla yürüyen bir V40 kullanmaktı fakat elimizde bu var. Çok önemli bir sorun değil zira amacımız performans testi yapmaktan ziyade iki otomobilin şehirden uzakta hayata nasıl devam edeceklerini görmek. V40’a dönecek olursak, beş silindirli motoru müthiş sesler çıkarıyor. Resmen gürül gürül… Bana ilk yarış otomobilim olan beş silindirli Bravo HGT’yi hatırlatıyor. Gaz ve şanzıman tepkileri Mini’ye kıyasla çok daha sert. Süspansiyonları da öyle… Volvo’daki her detay daha sportif ve sert hissettiriyor. Fazlasını yarın göreceğiz. Önce geceyi geçireceğimiz bir yer bulmalı.

Gelibolu Milli Parkı’na vardığımızda vakit hayli geç oluyor. Mahmut Tuncer burayı çok sevebilirdi zira her yer ‘cenderme’. Nöbet tutan iki Jandarma’ya yaklaşıp çadır kurup mangal yapabileceğimiz bir yer soruyoruz. Daha doğrusu öyle sorduğumuzu sanıyorum çünkü verdikleri tepkiyi görünce bir an için Meksika sınırından uyuşturucu geçirmeye çalıştığımızı hissediyorum. Yanlarından hızla uzaklaşıp kuytu bir köşe ararken kendimizi sahilde buluyoruz. Dalga sesleri, yasemin kokusu kadar güzel bahar rüzgarları ve usul usul yağan yağmur eşliğinde çadırımızı kuruyor ve mangalımızı zulaya alıp inançla ateş yakmaya çalışıyoruz. Bir saat sonra, midemizde çiğ tavuklar olsa da doymanın ve ısınmanın mutluluğuyla kendimizi uykuya bırakıyoruz.

Ertesi sabah yine rüyada olduğumu sanıyorum. Bulutlar dağılmış, güneş gülümsüyor. Sahilde yaptığımız kahvaltının ardından vakit kaybetmeden işe koyuluyoruz. Önce fotoğraf çekimlerini halletmemiz gerekiyor. Birkaç saat süren çekimlerin ardından ise en zevkli kısım başlıyor.

DSC_0548 copy

Mini’nin 1.6 litrelik turbo motoru uzun düzlük boyunca çığlıklar atıyor. Çılgın bir hızlanmadan söz edemem fakat ortalama bir hızlı hatchback kadar iyi uzayabiliyor. Virajlarda yatma eğilimi gösteriyor fakat tutunma konusunda hiç problem yaşamadığı için verdiği bu tepkiler çok doğal ve samimi geliyor. Direksiyonuna diyecek hiçbir şeyim yok zira kesinlikle nefis çalışıyor. İşin özü, sportif kullanımda dört kapılı koca bir aile otomobili için gayet iyi iş çıkarıyor. Mini içi geçmemiş babaları ve sürüş delisi çocuklarını aynı anda mutlu edebilecek potansiyele sahip.

DSC_0344 copy

Volvo Mini’den sonra farklı bir dünyadan gelmiş gibi hissettiriyor. Süspansiyonları, gövde direnci, direksiyonu ve gaz tepkileri apaçık daha sert. Kafası iyi tutunuyor fakat çok zorlarsanız usul usul taşmaya başlıyor. Ara hızlanmalar, vites geçişleri ve viraj tepkileri Mini’den çok daha sportif fakat Mini kadar organik değil. Daha hızlı, daha saldırgan fakat daha sentetik bir sürüşten söz ediyorum. Yine de karşılaştırmanın sportif sürüş şampiyonu açık ara Volvo oluyor.

Fakat isminde ‘country’ kelimesi taşıyan bir otomobilin daima gıcır asfaltta sürülmeyi beklememesi gerekir. Tamam buradaki iki otomobilden de off-road yapmalarını beklemiyoruz fakat en azından dağda bayırda rahat dolaşalım değil mi? İşin bu kısmında ibreler sonuna kadar Mini’ye dönüyor. Daha yumuşak ve daha doğal olduğu için zemin bozulduğunda soğuk terler dökmüyor. Volvo ise jilet gibi takım elbisesiyle trekking yapmaya çabalayan birine benziyor. Devasa jantları, sportif süspansiyonları ve sinirli yapısı asfalttan inmek istemiyor.

İç mekan hacmi ve ferahlık anlamında Mini bir kez daha öne geçiyor fakat malzeme kalitesi için aynısını söyleyemem. Volvo hem kalite hem de tasarım anlamında masaya yumruğu vuran taraf olsa da arka tarafı Mini kadar ferah ve geniş değil. Bagajlar açıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Evvela buraya getirdiğimiz malzemelerin hemen hepsini Mini taşıdı bunu söyleyeyim zira Volvo’nun bagajına ancak iki ceset sığar. O da parçalarsanız… Mini ise temizinden dört ceset taşır gibi duruyor. Üzgünüm Volvo. Kişisel bir şey değil, sadece iş.

Ekibimde bile benimle aynı fikirde olmayan huysuz bir ihtiyar olduğundan fikirlerime katılmama hakkına sahipsiniz zira burada zevklerden ve tercihlerden bahsediyoruz. Özetlememe izin verin;

‘Benim otomobilim doğal olsun, sevimli olsun, samimi olsun, her normal otomobil gibi yan rüzgarlarda sallansın, yeterince iyi hızlansın, canım virajlarda tepinmek istediğinde yüzümü güldürebilsin ve bütün bunların yanında ailemle pikniğe, tatile gitmek istersem hepimize rahat ettirsin.’ diyorsanız en yakın Mini bayii sizi bekler.

‘Yok, benim otomobilim hayvani tutunma limitlerine, deli dehşet ara hızlanmalara ve İsveç çakısı kadar keskin gaz tepkilerine sahip olsun, sanki her gün dağa bayıra mı gidiyoruz? Ayrıca iç mekanı ve tasarımı hem kalite koksun hem de sempatik olmaktan ziyade karizmatik olsun, arkası o kadar ferah olmasa da olur canım.’ diyorsanız buyurunuz Volvo’ya.

Bu testin bir kazananı varsa o da benim. Biliyorum içten içe bana uyuz olacaksınız fakat iki gün boyunca iki uç karakterli otomobili memleketin en güzel yollarında sıcakta soğukta, kuruda ıslakta, asfaltta çamurda kullandım ve baharda Gelibolu ziyaretleri olayımı üçledim. Otomobilleri, virajları, temiz havayı ve yeşili seviyorsanız bir dakika durmayın, gidin oraya.

Safa Kaplan fotoğrafları gözünüzü doyursun;

Diğer test sürüşlerine buradan ulaşabilirsiniz.

21 replies »

  1. karsilastirmali testiniz cok orijinal olmus. boyle guzel ve degisik testlerin devamini bekliyoruz, ancak ozellikle bekledigim bir test var; opel cascada, eger inceleyebilirseniz cok sevinirim. ayrica fotograflar, insani gezintiye cikmaya adeta zorluyor. bense simdilik safa kaplan’a hayranligimi sunmakla yetiniyorum.

  2. şu amatör testleri arabadan anlayan birileri yapsa çok daha mutlu olacağız. İsmail beyin kendi tercihleri mini cooper ın daha iyi olduğu anlamına gelmez. Göreceli hususlarda yorum yaparak marka karalamak çok kolay. Arkadaş mini nin reklamını yapmış resmen bizde adam yerine koyup yorum bile yazıyoruz. İsmail bey size boş zamanlarında farklı markaların modellerini kulanın, oto dergilerini ve test videolarını izleyin ve değerlendirme yapmayı öğrenin.

  3. İsmail Bey evladım, okuyucularınla laf dalaşına girme. Çok ayıp. Adam içten içe uyuz olmakla kalmamış, dile getirmiş işte ne var. Fikirlerimizi de mi söylemiyak!

    O değil de kıçının dibinde Anamur, Bozyazı sahilleri varken sen niye durup durup Gelibolu’ya gidiyorsun ki? Bu arada madem buralara bu kadar yaklaşıyorsun, geç Eceabat’tan Çanakkale’ye, Güzelyalı – Ezine üzerinden bas aşağı doğru, Ayvacık civarında Anamur yollarının aynısı başlıyor, Küçükkuyu’ya kadar… Tek fark, deniz uçurumun hemen dibinde değil. Aşağıda göz alabildiğine zeytinlikler uznanıyor, deniz onların sonunda. Manzara muhteşem.

    • Uyuz oldum deyin canımı yiyin ama yazıya b*k atmayalım lütfen 🙂

      Ya Gelibolu hem daha sakin, kamyonlar falan yok. Hem de o yollara çıkma isteği uyandıracak test araçları hep İstanbul’dan sağlanıyor. El mahkum bir yerde.

  4. Özet bolumune bakınca, V40’ı cok iyi anladığınızı gordum.. v40 t4 (cross değil normal) kullanıyorum, ruzgar olduğunda hoop yan tarafa savuruyor ama 😦 ya da ben 115 beygir focustan sonra rüzgârlı yollarda 180 beygirle daha hızlı gider oldum 🙂 bence cok yararlı bir karşılaştırma olmuş, teşekkürler.
    not: bana da “Siz hayatınızda kaç farklı otomobil kullandınız” derseniz cok alınır üzülürüm 🙂

    • Merhabalar 🙂

      Eleştiri olsun, beğenen olsun, nefret eden olsun ama yeter ki sizin gibi seviyeli olsun 🙂 Tebessüm ettim son yazdığınıza. Normal V40 kullanmadım, ne desem havada kalır ama cross county jilet gibiydi doğrusu.

  5. Merhabalar İsmail Bey. Ben 44 yaşında bir adamım .A6 2.0 tdı kullanıyorum.Fakat testinizde bahsi geçen mini beni inanılmaz cezbetmekte.İmkanım olduğunda 2. araç olarak almayı düşünüyorum.Ne dersiniz çok mu andropozlu bi durum olur.Bu arada çok eski bi alışkanlık olarak sormadan geçemiyeceğim çok mu yakıyor? Teşekkürlerimle, sevgiler…

  6. Merhaba İsmail Bey,
    Detaylı ve titiz incelemeleriniz ve bizimle paylaşımlar için öncelikle teşekkür ederim size… Bir konuda yorumunuzu almak istiyorum, eğer ilgilenirseniz. Aracım 2006 model WV Passat 1.6 FSI düz vites ve 135.000km’de. Artık yaşlandı ve değişim zamanı geldi. Aklımızda iki araç var; sizin de detaylı inceleyip bizimle paylaştığınız BMW 3.20i ED. Ve Yeni NISSAN Qashgai. Bütçesi 115-120.000TL… 13 yaşında bir kızım ve 12 yaşında bir oğlum var. Sanki aile aracı olarak Qashqai ile daha rahat edermişiz gibi geliyor bana. Özellikle de güvenlik donanımları, çarpışma önleyici sistem, yatay dikey park asistanı eşimin de aracı rahat kullanabilmesi açısından önemli. Bir de yeni BMW X3 1.6 170 Hp S Line var. 154.000TL boş araç fiyatı. Qasgai’deki özellikleri eklesek; X3 180-200.000TL’ye gelecek. Bütçemizi aşan bir rakam… sizin de yorumunuzu dikkate alarak, araç seçimini yapmak istiyorum. Bu arada yaşım 42. Şimdiden teşekkürler… Kadir BEYLEM

  7. yeni kesfettim sayfanizi cok basarili,tebrik ederim.volvo s60 t4 ile bmw 320ied arasinda kararsiz kaldim.hatta biraz zorlarsak 520i ile s80 t4 karsilastirmasi yapilabilir mi? yardimci olursaniz sevinirim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Çıldır Gölü her kış elli santimetrelik buzdan örtüsüne sarılıyor ve iki bin metredeki yuvasına baharın tekrar gelmesini sessizce bekliyor. Ama ne sessizlik! Devasa buz plakalarının arada bir çatırdamasını ve teninize binlerce minik çiviyle hücum eden acı esintiyi saymazsak, buranın anlamlı bir bakış kadar sessiz olduğunu söyleyebiliriz. Sonra 450 beygirlik bir makinenin çalışmasıyla sessizlik kırılıyor. Üzerinde onlarca minik çivi bulunan lastikler -çoğu zaman boşa- dönmeye başlıyor. Ve gölü bir çerçeve gibi saran dağların ardında güneş batarken, arka lastikler sanki suya ulaşmak ister gibi buzu yırtıyor. Farlar kızıla çalan gölü bir deniz feneri gibi aydınlatmakta, zeminden ayrılan buz zerrecikleri ise estetik biçimde esintiye karışmakta. Bir anlığına dünyada yalnız kaldığımı ve donmuş bir gölün üzerinde yan gitmekten başka bir eğlencenin kalmadığını hissediyorum. İşte öyle özel, öyle ayrıcalıklı. Derken, sessizliği bozan ikinci şey telsiz oluyor: ‘Evet arkadaşlar, isterseniz dönelim!' #kars #çıldırgölü #bmw #m4 #bomkarvebuz2020
Sokağın ruhunu ve dönemi tıpkı giysiler ve saç kesimleri gibi temsil eden otomobil modern hayatın görünmez bir parçasına dönüşmüştür. Onu görünür kılmak ise fotoğrafçının işidir. O halde camdan ve metalden heykellerin fotoğraflarında Münih sokaklarını bulalım. #35mm #filmphotography #filmisnotdead #munich #streetphotography #parkedcar #petrolicious
Evde internete erişim şansını henüz yakalayamamış doksanlar çocuğu için uzun metrajlı pornografiye ilk adım: Gone in 60 Seconds. O dönem ilk gençliğe uzanmaya çalışan bu nesil, 2000 yapımı film boyunca, her biri kadın isimleriyle kodlanmış elli otomobilin çalınırken nasıl göründüğüne ve yirmilerinin ortasındaki sarı saçlı Angelina Jolie’ye bakardı. Sinematik açıdan hayli kusurlu bulmama rağmen ‘60 Saniye’nin birçok otomobil tutkunu için ilk tetikleyicilerden biri olduğunu düşünüyorum. Filmde ekip lideri Memphis Raines’in (Nicolas Cage) önce otomobillerin yerlerini belirlediğini, fotoğraflar çektiğini ve sonra işe koyulduğunu görürüz. Kendisinden aldığım ilhamla altmış saniyede yarattığım analog fotoğraf setini paylaşıyorum. Umarım listede olmayan bir otomobili fotoğrafladığım için öfkelenmez. #35mm #olympus #mju #fujicolorc200 #honda #nsx #parkedcar #gonein60seconds #filmphotography #filmisnotdead #petrolicious
Varlığını doğaya borçlu olan insan biraz hızlanmaya, biraz yükselmeye görsün çabucak unutur bunu. Kibrinin önünü alamaz. Öyle ki doğayı kafeslenmiş bir sirk ayısı beller de onunla keyif için uğraşmaya yeltenecek kadar şımarır, alçalır bazen. Doğa ise bunu sessizce izleyecek kadar bilgedir. Tekniğinin özünü ateşli silahlara borçlu olan otomobil, tıplı silahlar gibi, insanın içine konduğu simülasyona hükmetme ateşini körükler. Mesafeyi kısaltan, zamanı baskılayan otomobil şımartır özgürleşen insanı. Oysa insanın kendisi gibi, otomobili de bir damla suya muhtaçtır. Bu fotoğraf seti otomobil ile doğa arasındaki ilişkiye dair bir deneme. Doğadan aldıklarıyla doğaya büyüklenirken doymayan gözlerimiz ve kızarmayan yüzlerimiz için. #35mm #filmphotography #leica #leicaM6 #kodakgold200 #bmw #bmwx2 #somewheremagazine #gökçeada
Kırmızı otomobilimin gençleşme süreci yaklaşık bir aydır devam ediyor: İkinci nesil BMW 5 Serisi yollarda çok nadiren rastlayabileceğiniz şık ve pratik bir seksenler spor sedanı. Sahip olma arzusunu güçlendiren bu durum aynı zamanda otomobilin teknik süreçlerini evde vegan misafir ağırlamaya benzetiyor. Son bir ay bu açıdan gerçekten öğretici oldu: ‘Çalışıyorsa, dokunma!’ prensibinin seksenlerde ne anlama geldiğini, günümüz ustalarını yetiştiren emekli ustalarla sohbet etmeyi ve BMW Classic Parça Departmanı’ndan Ankara İvedik Oto Sanayi’ne kadar, kurumsallık spektrumunun kutupları arasında sert geçişler yaparak parça aramayı öğrendim diyebilirim. Altı silindirli, mekanik enjeksiyonlu benzinli motorun kapsamlı revizyonu tamamlandı sayılır. Döneminde bile zor bir iş sayılan, soğuk çalıştırmadan sıcak çalışma düzenine geçişi sağlayan kompleks mekanizma artık pürüzsüz işliyor. Bunun için otomobilimin tüm işlerini idare eden Talha Usta’ya bir de buradan teşekkür etmeliyim. Kendisinin motordaki işleri bitti sayılır, sırada yürüyen aksam var ki otomobillerde yaş kavramı büyük ölçüde yürüyen aksamda gizli. Yıllar içinde sertleşen takozlar, damperler ve yaylar başta olmak üzere süspansiyon sistemi tamamıyla revize edilecek. Bunun kırmızı otomobilin sürüşünü en az on yıl gençleştirmesini bekliyorum. Talha Usta’nın ara ara yolladığı ‘teste gel’ mesajları bu sürecin en keyifli kısmı. Eski ve yeni insanları, tozlu bilgileri, Almanya’daki yedek parçacıları, Talha’nın sabrını ve banka hesabımı bir araya getiren kırmızı otomobilin işi tamamlandığında yollara çıkacağım ve bugünkü gibi set set analog fotoğraflar eşliğinde, hikayeler yaratacağım. #bmwclassic #bmw #5series #e28 #35mm #leica #leicam6 #kodak #portra800 #filmphotography #filmisnotdead
Pink Floyd klipleriyle benzer duygular uyandıran kısa, sade bir sürüş. Otomobilden çayırlara taşan High Hopes solosu eşliğinde Kodak Gold filme kaydettiğim fotoğrafları yine aynı şarkı çalarken paylaşıyorum. #35mm #leica #leicaM6 #kodakgold200 #filmphotography #filmisnotdead #filmcommunity #mini #cooper #roadtrip
Otelde sabahın ilk yumurtası kırılmamışken, Münih’ten yola çıkıyor ve güneye, Enzo Ferrari’nin evi Modena’ya doğru sürüşe başlıyorum. Avusturya sınırını geçtiğimde, navigasyon ekranında tanıdık köylerin isimleri beliriyor. Geçen Mayıs ayında çığ yüzünden kapalı olduğu için bana ve M2 Competition otomobilime yol vermeyen Hahntennjoch Geçidi’nin Kasım’da açık olacağına hiç ihtimal vermiyorum. Yine de üçüncü kez denemeye değmez mi? O akşam autostrada üzerinde 110km/s sabit hızla yol alırken gün içinde olanları zihnimde tekrar tekrar oynatıyorum: Hahntennjoch açıktı, bomboştu, karla kaplıydı… Gran Turismo teaser’ı gibi görünen bu sürüş cennetinde 340bg’lik arkadan tahrikli bir ateşli hatchback ile tek başımaydım. Yaklaşık üç saat boyunca sadece sürüş yapmış ve yoruldukça fotoğraflar çekmek için mola vermiştim. İlk iki denememde beni yoldan çeviren Hahntennjoch, bu kez eli açık davranarak büyük bir hediye sunmuştu. Yoğun sürüş deneyimi, soğuk hava ve 2000 metrede kardan yansıyan sert güneş ışığı bir araya gelince enerjim beklediğimden çok daha çabuk tükeniyor ve otoyolda birkaç kez başım öne düşüyor. Yakıt tankları eşek idrarıyla doldurulmuş gibi görünen bir istasyonda mecburen duruyor ve bir kahve daha alıyorum. Neyse ki İtalya’da kötü kahve içmek söz konusu değil… İçeriden Coşkun Aral kadar yelekli bir pompacı çıkıyor ve yakıt almayacağımı anlayınca bozuk bir yüz ifadesi takınıyor. Ona bir sigara veriyorum derken elimdeki Leica ilgisini çekiyor, biraz sohbet ediyoruz ve makaramdaki son birkaç kareyi onun için kullanmaya karar veriyorum. 36 kare tükendiğinde, yorgunluktan makarayı geri sarmayı unutuyor ve kameranın kapağını açtıktan birkaç saniye sonra hatamı fark ediyorum. O anda pompacının tüm aile bireylerine küfür ederek kapağı tekrar kapatmama rağmen film hasar görüyor. Keyfim kaçsa da Enzo Ferrari’nin köyünde buna üzülecek değilim, yarın görmem gereken bir hiper otomobil sergisi var, şimdi tekrar yola koyulmalıyım. #35mm #leica #leicaM6 #kodak #portra800 #filmphotography #filmisnotdead #bmw #m140i #roadtrip
16 yaşındaki oğlu McLaren’da mühendislik stajına başlayan arkadaşım Marc dün şöyle bir şey söyledi: Otomobil hayatımızı şekillendiriyor. Oğluma yıllar önce bir proje otomobili hediye etmeseydim, bugün Senna motoruyla uğraşıyor olmayacaktı. Geçen hafta, yeni otomobilimle ilk sürüşümü Ankara’dan İstanbul’a yaptım. Eve vardığımda, Emre ve Ümit onu incelerken, son enerjimle o anları kaydettim. Film banyodan bugün çıktı ve fotoğraflara bakarken Marc’ı hatırladım, ona hak verdim. Evet, otomobil hayatımızı şekillendiriyor. Öyle olmasaydı, 35 yıllık bir klasiğin içinde üç yaşına dönen Emre ve Ümit hayatımda olmayacaktı. Otomobiller, güzel şeyler, iyi ki varlar.
“Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Işıkları olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve sürate rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar sarımtırak bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının ve parlayan asfaltın rolleri paylaştığı bir kısa film başlar. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda ise hararetin ve nefesin normale dönüşü beklenir,” diye yazmışım üç yıl önce. Bu sonbaharda bir değişiklik yaptım ve İstanbul’daki gece sürüşlerimin vazgeçilmezlerinden olan yolu elimde kameram, gündüz vakti, yürüyerek geçtim. Hızla yaklaşmaya ve hızla geride bırakmaya alıştığım tanıdık virajları adım adım deneyimlerken çektiğim analog fotoğraflar, yeni bir alışkanlığın hatırası olarak böylece kalsın. #35mm #leica #leicaM6 #kodakportra #filmphoto #filmisnotdead #istanbul
%d blogcu bunu beğendi: