Skip to content

BENİM BEBEĞİM: FORD KA

_MG_0710Blogumda, son iki buçuk yılda 60’tan fazla otomobilin incelemesini yazdım fakat kendi aracımla ilgili bir şeyler karalamak ancak bugüne kısmet oldu…

Ben bir Ford Ka kullanıcısıyım ve Ka’lara bayılırım. Bu otomobille ilgili paylaşacak o kadar çok şeyim var ki, öyle bir yazıya falan sığacak gibi değil… Bu yüzden bir yazı dizisi hazırlamak ve her yazıda Ka’ların farklı bir yönüne değinmek istedim.

İlk yazımın konusu: SÜRÜŞ KEYFİ

***

Benim gibi, bol virajlı dağ yollarında sürüş yapmaktan keyif alan biriyseniz, Ka’dan da keyif alırsınız. Hepi topu 890 kg olan bu bebek, otomobil firmalarının reklamlarda kullanmayı çok sevdiği ‘go-kart hissiyatıyla sürüş’ olayının hasını sunar. Kafadan tutunmayı hiç bırakmayan, limitlere yaklaştığınızda ise arkasını usul usul yanınıza yaklaştıran ve yolla mücadele etmeye bayılan bir otomobildir Ka.

Bazılarınız abarttığımı düşünebilir. Neticede 60 bg gücündeki bir motorla yürüyen ve 0-100 hızlanmasını kimselerin duymak istemeyeceği bir zamanda tamamlayan bu şehir otomobili, yolla ne kadar mücadele edebilir ki?

Cevap vermeden önce, size kendi aracımla ilgili birkaç bilgi vermek istiyorum. Benim kullandığım Ka tamamıyla orijinal. Yani üzerinde performans arttırıcı herhangi bir eklenti mevcut değil; sadece onu kendi sürüş zevkim doğrultusunda ayarladım.

Peki nedir bu kişisel ayarlarım?

Önlerde fabrikanın önerdiği ölçülerde yumuşak hamurlu Continental lastik kullanıyorum ve lastik havasını yine fabrikanın önerdiği değerlerde tutuyorum.

Arkadaki tam boy stepneyi çıkardım. Böylelikle yaklaşık 10 kg ağırlık tasarrufunun yanında, ağırlık merkezinin biraz öne kaymasını sağladım. Bunun yanında arkalarda oldukça sert hamurlu Pirelli lastikler kullanıyorum ve lastik havasını fabrikanın önerdiği değerlerden biraz daha yüksek tutuyorum.

Süspansiyonlar ve frenler ise orijinal fakat bakımlarını asla aksatmam; her daim yepyenidirler.

Sonuç olarak virajlarda ön tarafını yere raptiye gibi yapıştıran, arka tarafını ise provokasyona ihtiyaç duymadan kaydıran (arka tarafı gereğinden fazla zorlarsanız anında spin atarsınız ki Ka, bu yönüyle otomobili dinleyerek, dengeli sürüş yapmayı öğrenmenizi sağlar) bir Ka ortaya çıktı. Korkutucu hızları görmek zorunda kalmadan ve kontra vermeye gerek duymadan birçok virajda ‘kombo dorifto okinez’ şarkıları söyleyebiliyorum.

***

_MG_0466aKonumuz sürüş keyfi olduğu için, size Ka’yla ilgili en keyifli anımı anlatmak isterim;

Geçen yıl Türkiye’nin en zorlu ve en keyifli yolu olduğunu düşündüğüm Akdeniz sahil yolunun bir bölümünü bebeğimle geçme fırsatım oldu ve hayatımın en güzel sürüşlerinden birisini yaptım. Her virajda heel&toe, her virajda tutunmayı bırakan bir arka taraf ve her virajda keyif çığlıkları… İki defa spin attığımı ise eklemek zorundayım 🙂

Yolun ‘hardcore’ olarak tanımlayabileceğim 50-60 kilometrelik bir bölümünü tam anlamıyla limitlerde geçtim ve durduğumda otomobilden çok garip endüstriyel kokular yayılıyordu. Ayrıca seni unutmadım 320d sürücüsü! Umarım 15 yaşında bir Ka’nın gerisinde kalmanın şokunu atlatmışsındır.

***

Evet, Ford Ka arka tarafını bırakmayı seven bir otomobildir. Fakat onu keyifli olarak tanımlamak için bu tek başına yeter mi? Yetmez!

Lezzetli bir direksiyon olmadan, keyif çığlıkları atamazsınız. Ka’nın direksiyonu öyle aman aman direkt değildir fakat avuç içinize yoldaki her bir detayı hissettirir. Bir bozuk paranın üzerinden geçtiğinizde, yazının turanın yerini hissettiren bir direksiyondan söz ediyoruz…

***

Yavaş bir otomobildir Ka. Hakikaten yürümeyi bilmez. Fakat bu sayede ayağınızı zemine sabitler, yola odaklanır ve sürekli olarak kırmızı çizgide gezinirsiniz. Kırmızı çizgi demişken, Ka’larda devir saati olmadığı için aracın sesiyle hayali devir saatinizi çalıştırabiliyor olmalısınız.

Anlayacağınız, motorun kısıtlı performansının %100’ünü sömürmenin keyfini çıkarırsınız Ka’yla gazlarken.

***

Okuduğunuz üzere, bu yazıda her şey toz pembeydi zira konu sürüş keyfi ise kusursuz bir otomobildir Ka… Ne var ki, serinin devamında bu miniğin can sıkıcı detaylarına da değineceğim.

Görüşmek üzere

***

Fotoğraflar: Sedat Öztürk

_MG_0774a

Reklamlar

27 replies »

  1. Çok merak ediyorum yeni twingo geldiğinde nasıl bir tepki vereceksin. Bu arada ka ile karşılaştırmalı bir test de yaparsın heralde.(Sakın Citigo’ yu karıştırma işin içine)

  2. zamanında 1.7 flash’ tan aldığım sürüş zevkini, şimdi 159’dan alamıyorum… bunun yaşla bir ilgisi olmalı.. fakat senin ka dediğin o ters çevrilmiş vok, benim gözümde 131’in çeyreği bile olamaz. neyse yaz bakalım okuycaz artık…

  3. güzel yazı tebrikler, çook akıcı ve etkileyici bir anlatım kullanmışsınız.
    devamını da bekliyoruz.

  4. Citigo isin icine karismali bence! Bununla da kiyaslamayacaksan hangi aracla kiyaslayacaksin 🙂

    Bununla birlikte street k ve daihatsu copen arasinda kalan bir adam olarak yardımlarını da esirgememeni diliyorum!

    • Citigo karışmasın diyen arkadaş daha önce yaptığım Citigo vs Ka drag yarışında Ka’nın yenilmesini vurgulayarak o yorumu yapmış 🙂 Yoksa elbette karışmalı.

      Copen vs Ka olayını ise her türlü Ka götürür 🙂

  5. Ford Ka’ya yıllardır uzaktan hayranlık duyan bir bayan olarak sadece dış görüntüsünden etkilendiğimi belirtmeliyim. Sürüş deneyimi kazanmama rağmen park etmek konusunda zorlandığım için ufak ayrıca az yakan, yolda bırakmayacak ve ekonomik bir araç arayışındayım. “Ka alma elinde kalır satamazsın, artık üretimden kalktı parça bulmakta zorlanırsın, pahalıya patlar” gibi olumsuz yorumlar alıyorum. Bu konuda gerçekleri Ka kullanıcısından almak en doğrusu olacağı için doğru cevaplarınızı bekliyorum 🙂

    • Sadece Ka için değil, ender bulunan bir klasik kullanmıyorsanız, artık hiçbir aracın parça problemi kalmadı diye düşünüyorum. Temizini alırsanız, sizi üzmeyecektir.

      • İçimi rahatlatan hızlı dönüşünüz ve ilginiz için çok teşekkür ederim.

      • Ben acemi bir sürücüyüm ilk aracı ka diye düşünüyorum. Ama? Ne,yapsam arabadan da hic anlamam

  6. Üstad nihayet KA’ma kavuştum, içi biraz yıpranmış ama motor ve yürüyen aksamda bi sıkıntı yok. İnşallah dediğiniz gibi başımı ağrıtmaz. Arabanın içi göründüğünden çok daha ferahmış bu arada. Daha birbirimizi yeni tanımaya başladık:) ama pedallar heel&toe için birbirine çok yakın geldi. Ve son olarak bu yazıyı paylaşıp beni Ford KA sahibi yaptığınız için çok teşekkür ederim.

  7. İsmail bey ehliyetmi yeni alacağım. İlk aracımın Ka olmasını planlıyorum. Tavsiye eder misiniz ? Bakımlarında onarımlarında bütçeyi darmadağın eder mi ? Ne dersiniz.

  8. boyum 1.90 bu araca hayranligim var . sorun yasar miyim
    eger ford ka da sorun yasarsam twingo daha buyuk diyorlar sizce?

  9. dostum sende takıntı var 3.20d geride kalmış falan 188hp 60 hpnin arkasında kalmış ki bahsi geçen araç bmw, bence kada artık kurtul senin pisikolojini ele geçirmiş

  10. merhaba ismail bey.bende bu arabadan almak istiyorum fakat sürekli motoru hararet yapan bir araç oldugunu söylüyorlar.sizin görüşünüz nedir bu konuda.bu sırun sebebiyle eşim ford ka almak istemiyorum.bilgilendirirseniz sevinirim

  11. FORD KA sahibi olmak isteyen birisiyim ve bu yazıdan sonra beni biraz daha etkiledi FORD KA. Bulabileceğim temiz bir FORD KA var mıdır acaba üstad 🙂

  12. hocam ka nın olumsuz yönlerini yazacaktın ya yazmadınız yada ben bulamadım.merakla bekliyorum yazınızı şimdiden teşekkürler..

  13. 2000 model Ford Fiesta aracım var,
    Ford KA, Fiesta, Puma bu araçların şaseleri ve alt yapıları aynıdır, Fiesta ile Puma iç mekana kadar aynı araçlardır ve 3 araçta müthiş zevklidir. Performanslı kullanım da, boş virajlı yollara oversteer yapmadan girmezler Fiesta 75 hp 16V ve 920kg.. sürüşleri çok saf çok temiz ve çok zevkli.

  14. Bende Bugün Kayseriden 11 Bine 98 model ve 98 binde bir ka aldım. Gerçekten harika bir araç, yapacağınız en ufak bir masraf bile helali hoş olsun, arabayı alacaklar için söylüyorum yürüyeni iyi olsun, içini bir şekilde yaptırırsınız halı, tavan ve koltuk kılıfı çok tutmaz ayrıca spoiler çok yakışıyor. Alt tamponlar orjinalden siyah ise benimki gibi boyatın derim daha güzel duruyor. Bu arada bir de twingo ve saxo ile kıyaslamalar oluyor sürekli, benim rengim ka. Yani tamamen zevk meselesi ve ford da iyi bir marka. Mutlu günler.

  15. Selamlar ben bi fort ka hastasiyim dis gorunumune ama bi sorun var acrmi surucu oldugum icin beni zorlamiycak bi araba bakiyorum 10.000 kadar olursa sevinktim yorumlarinizi bekliyorum…

    • 10 bine bulamassın bulursunda mort unu bulursun dün aldım 13. bine kredi çektim borcla borc olmadan hi bişey aamıosunuz zaten sigorta fiyatı ilk aracım olduğu için biraz pahalı cıkacak 1200 fiyat verende oldu 2000 diyen de beklemediyim zorunlu tafik sigortası için arac güzelse alın derim kullanımı rahat tatlı bi araba camlar acıkken kendimi dışarda hissettiriıo

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: