Skip to content

DOKSANLARI KİM KAZANDI?

Benim gibi, doksanlı yıllarda çocuk olmuş biriyseniz (96’da doğup 90’lar partileri düzenleyen tipler yavaşça uzaklaşsın lütfen) size sormak istediğim bir soru var;

20. yüzyılın son on yılını en iyi tanımlayan otomobil sizce hangisi? 

Bu soruyu yazılı düşünerek kendi adıma cevaplamaya çalışacağım.

Yukarıdaki soruya verecek bir cevabınız varsa, aşağıda yorum olarak paylaşmaktan çekinmeyin lütfen.

İşte başlıyorum.

***

Doksanların otomobili deyince -başıma bir iş gelmeyecekse- ilk olarak aşağıdaki otomobil canlanıyor gözümün önünde;doksanlar-1

Hadi ama, efsane bir on yılı Corolla’ya kaptıracak halimiz yok değil mi? Yine de yukarıdaki şeyin ciddi bir doksanlar ikonu olduğunu yadsıyamayız.

***

Hmm, başka…

Bruno Sacco‘nun favori tasarımı, Senna’nın yıldızını parlatan müthiş 190;doksanlar-2

Nereden bakarsan bak, büyük efsane…

***

E39 M5 aklıma ilk gelen otomobillerden bir başkası… Gerçek BMW ha? doksanlar-3

And’a selamlar (İki tur da ben çevirsem?)

***

205 GTI bu listede yer almazsa ayıp olur zira her anlamda doksanları yansıtan bir otomobilden söz ediyoruz.http://www.autogaleria.hu -

***

Bir otomobil sokakta araba yıkama özlemi yaratıyorsa, benim nazarımda doksanların otomobilidir. Mazda MX-5 de onlardan birisi değil mi? Hortumdan çıkan su, iki yüz metre öteye ulaşır, sen konsolun tozunu alırken… doksanlar-5

Bir tanesini şiddetle istiyorum.

***

Evet, hepsi doksanlar fakat yazının başlığına bir cevap vermek zorundayım değil mi?

Kim kazandı? Benim için doksanların, çocukluğumun, en güzel yıllarımın tanımı hangi otomobil?

Düşünmeye gerek var mı? doksanlar-6

Turuncu sinyallerine ölürüm 355…

***

Yazmak istediğim halde, ortamı sahibinden.com’a dönüştürmek istemediğim için, listeyi kısa tutmak zorunda kaldım. Benim doksanlarım böyle idi. Ya sizinki?

 

Reklamlar

49 replies »

    • 90´lar hemen her üreticinin (Mercedes haric) en iyi otomobillerinden bazilarini urettigi cok bereketli yillardi. elektronik tecavuzune ugramadan onceki mekanik cagin sonlari olarak da niteleyebiliriz. ve evet bu bir anket olsaydi M5´i isaretlerdim (ve hayir ceviremezsin)

      • Ford’un yeri ayrı benim için.
        Küçükken Fortçuyum derdim herkes gülerdi, sonradan anladım. 😀
        Neyse konu değişti;
        90’lı -veya daha altı- olsun, hiç bir arabayı geri çevirmem. 🙂

      • 90 veya daha alt model olsun, hiç farketmez, hiçbir arabaya hayır demem. 🙂

        Ama Ford’un yeri ayrıdır bende.
        Hatta küçükken Fordçuyum derdim, bana gülerlerdi. Sonradan niye güldüklerini anladım tabii. 😀

  1. ilk aklıma gelen fiat tempra slx ak. dijital kadranı sayesinde mahallede sahibine karizma katardı :))
    bunun dışında gözümde 190 ile Corolla canlandı ama bir de çocukken hakkında şehir efsaneleri ürettiğimiz, bence 90’lı yılların asıl kazananı McLaren F1 var.
    Bir de Batmobil’ler sayılıyor mu???

  2. Bende üstüne düşünsem kesinlikle aynı araçlar aklıma gelirdi. Yalnız ben civic vti eklemeden edemezdim bilhassa hafif makyajlı son hali 98-99 model. Bir Türkiye gerçeği olarak toros:)) E39 zaten hala bugün temizlerini yolllarda gördükçe yağlarımın erdiği bir araba :)) tabi 3 kasalarda yabana atılamaz 90 ların başı sonuda. Ha birde malum karaşimşek mazda 323 Ler var tabi. Sizlerin öldüğü efsane kasa impreza wrx sti.

  3. Bir araba alma “murad”ı bizim 80 ve 90lı yıllarımızı bloke etmişti. Bu yüzden kuş serisi unutulmamalı. Kazanan kelimesi doğru olmaz belki ama başına bir “zoraki” eklersek durumu kurtarabiliriz belki. Çünkü, doksanlarda çocuk olmuş herkesin koku hafızasında ufak da olsa soğukta jikle ile çalıştırılan, henüz LPG ile tanışmamış bahtiyar bir Doğan L kokusu kalmıştır. 🙂 Bu turnuvayı kazandırmaya gücümüz yetmez belki ama kabrine birer karanfil borcumuz olsun kuş serisinin…

  4. 190 merso 80ler, 520 bmw 2000ler, 205 gti yine 80ler. ne yazık ki 90 yılların karakteristik pek özelliği yok. 80’ler çok başkaydı çok…

    • Bunu hep irdelemişimdir ben de 🙂 Neticede Testarossa’dan söz ediyoruz. Fakat tahminimce, ne kadar eskiye gidersek, karakteristik özellikler de o kadar kuvvetleniyor. Mesela 70’leri bir düşünün…

  5. herkes çok güzel otomobiller yazmış ama 90’lar benim için del sol’dür, atmosferik 1.6l 160hp vti’ın hatrı büyük. ha stok binen yoktu o ayrı…

  6. Astra cabrio 94 model olanlar sonucta oda bir bertone degilmi 🙂 belkide sunnet arabam bu oldugu icin aramizda garip vir bag vArdir 🙂

  7. Belki performansıyla bi McLaren F1 olamaz ama 90lar ve Ferrari denince benim gözümün önüne,hala sokaklarda posterleri satılan F50 gibi bi tasarım harikası geliyor.Birde CD’sini 1.5 sene boyunca Play Station’ımdan hiç çıkarmadan oynadığım Gran Turismo 2’nin etkisi olsa gerek, Toyota GT-ONE bir otomobil değil uzay gemisiydi benim için.

  8. Ford normal Escort, Escort Cosworth.
    Fiat Tempra (Babam öyle diyo) 😀
    Mazda 323 F 1.6
    MERCEDES E Serisi W124 kasa.
    Mercedes S Serisi W140 kasa.
    Benim 90’larım bu.

  9. 90 ların başı mazda 626,323 ve doğan L gelir,90 ların ortası doğan slx le başlar toyota corolla hakimiyeti fena halde hissedilir arada renault 19 girer çıkar.90 ların sonu ise honda civic,ford escort,çift farlı E 200 ve çift kabinli pikapların hafif hafif trafiğe çıkması ile son bulur.Ama benim için 90 lı yılların unutulmazı bordo renkli toyota cressida ve Ford Sierradır.

  10. Bu arada unutmayalim Renault 21 Concorde ve managerda 90 larin basinda yollarda cok sik gorulen araclardandi.

  11. Mavi rengi, altın sarısı jantları ve WRC’de kazandığı başarılarla hayatamıza giren Subaru Impreza WRX STI. Colin McRae faktörünü de unutmamalı.

  12. Opel Vectra B gri olsun lütfen. Hey gidi heey babamın hayaliydi kendileri, gerçekleşmeyen hayallerden biri daha. Neyse konumuz bu değildi 🙂

  13. öncelikle 94 doğumluyum yani bu grubun dışında yer alıyorum ama yine de aşırı bir araba hastalığı olduğu için hafiften yorum yapasım var tabi bunda need for speed 1-2’nin de katkısı büyük 🙂

    Bana göre en birinciler Mclaren F1, F50 , F355 , XJ220, ve ve Lotus Esprit

    Binek olarak da değişik olucak ama corolla yerine Toyota Corona ayrıca 90ların sonu olsa da W210 E serisi

    İyi akşamlar herkese

    • Need for Speed II SE ile büyüdüm ben. Geçen indirdim, özlem giderdim. 🙂

      Ah, çevremde benim gibi birisini bulamıyorum ki, en azından bu sitede benim gibi insanlar var. 🙂

      • merhaba burdayım valla hakkaten 😄 deliler gibi oynadım hakkaten ama küçüktüm o zaman 5-6 yaşlarındaydım ama çok meraklıydım şifresini falan öğrenmiştim FZR 2000 diye bi araba alırdım şifreyle ha bi de okul otobüsü vardı şifreyle gelirdi 😄 onun dışında genelde yarışmaz sadece turlardım bölümlerde 😄

  14. Corolla ve 205 12’den vurmuş 🙂 Gözüm e36’yı aradı e39’dan ziyade. Bir de 90’ların ikinci yarısı için Vectra B’den söz etmek mümkün sanırım.

    Yerli olarak da Fiat Tempra’sız olmaz, hem üretim aralığı açısından (90-98 yılları arası), hem deyimlere bile konu olması açısından tam bir 90’lar efsanesi 🙂

  15. Tempra, Uno, Corolla vs. cok iyi tespitler ama konusan araba Renault Safrane’nin adinin hic gecmemesi sasirtti beni dogrusu 🙂

  16. Corsa gsi – ergen genco arabası uçan tabut
    Astra gsi
    Golf mk2 1.3 coupe – hayaller
    Tipo 2.0 – post-ergen genco arabası
    Sierra – ralliyi sevdiren araba
    Vectra – piyasayı allak bullak etmişti

  17. hayret hiç kimse 106, 206, 306’dan bahsetmemiş. efsane kasa corolla kesinlikle 90’ların şampiyonudur.

  18. Renault 21 Concorde 2L injection bence döneminin donanım olarak en şımartıcı arabalarından birisi. Bizde 91 Manager vardı 1720cc karbüratörlü. Vay be çok uğraştırdı son zamanlarda. katır gibiydi çekişi.

  19. Kimse yazmamis ama bence 90lar icin iyi bir otomobildi, kendileri 98 de trafige cikan Fiat Palio. Itiraf etmem gerekirse fistik yesili rengini cok severdim ve kucuk otomobillerin TR de sevilmesinde baya pay sahibi oldugunu dusunurum. 90lar ortasi beyaz Reno 19 sedan ve hatchback farketmez cok sevilirdi. 90lar ikinci yarida Hyundai Accent de baya populerdi surekli virrrrrrrrrrr tiiiisssssss der sinir bozardi yolda giderken 🙂

  20. 90 ların kazananı 190 serisidir. W-124 ler hepimizi boyun fıtığı yapmıştır. Dürüst olalım makinalar halen yürek yakıyor. Ama en büyük rakibi bana göre E-36 dır

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

INSTAGRAM

Bahçeköy-Kemerburgaz orman yolu geceyarısından sonra esrarengiz bir yere dönüşür. Aydınlatması olmayan bu yol, gecenin sessizliğinde diğer otomobilleri aydınlatır ve süratinize rüzgar sesiyle alkış tutar. Burada günaşırı sürüşe çıktığım gecelerin bazılarında, ancak Comfortably Numb solosuyla erişebildiğim yükseklikleri gördüğümü hatırlıyorum. Farlar beyaz bir perde oluşturur ve yaprakların, trafik tabelalarının, parlayan asfaltın başrol paylaştığı bir kısa film başlardı. Üç beş dakikalık bu performasın sonunda otomobil sıcaklığın, bense nefesimin normale dönüşünü beklerdim. Eve dönüşümüz ise, içinde tombul şişe efes tüketilen şahinlerin hızıyla gerçekleşir, bu sırada sahneyi çoğunlukla David Gilmour alırdı. Burayı gece geçmeyeli uzun zaman oldu, yeşili onurlandıran gün ışığı ise az evvel bahsettiğim kısa filmi kaldıramayacak kadar naiftir. Bu yüzden yeşili, oksijeni ve otomotiv sanatını kararınca tadıp eve dönmek en iyisi. Yeni bir yemeğin keşfinden, yeni bir yıldızın keşfine kıyasla daha fazla mutluluk duyduğunu söyleyen tombul yanaklı bu adamı biraz olsun anladığımı düşünüyorum. Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler’in büyük kısmını okudum. Kitabın kahveyi konu alan ve beni diğer bölümlere göre daha fazla ilgilendiren kısmı ise çoktan bitti. Bu yüzden, konuyu soğutmamak adına, kahve ve alüminyum bahsiyle ilgili üçüncü gönderimi yazmak istedim.
İlk kahve ağacı Arabistan’da bulunmuş ve dünyanın farklı yerlerine buradan taşınmıştır. Ne var ki, en lezzetli kahveler halen Arabistan’da yetişenlerdir. Bir inanışa göre, koyunlarını otlatmaya çıkaran bir çoban, kahve taneciklerini yiyen hayvanların diğerlerine kıyasla daha canlı olduğunu gözlemlemiş ve kahvenin hikayesi böyle başlamış. Brillat-Savarin kahveyi bulan kişi kadar, kahve taneciklerini kavurmayı akıl eden kişinin de onurlandırılması gerektiğine inanıyor çünkü damağımızı okşayan kahve tadı, tamamen karbonlaşmanın sonucunda ortaya çıkan aromaların ve özgün yağların ürünü.
“Kahvenin geceleri uykularını kaçırmadığı kişiler, gündüz uyanık kalabilmek için bolca kahve içenlerdir…” Yazarın bu cümlesi, hazırlık sınıfını saymazsak altı yılda mezun olabildiğim mühendislik fakültesi hayatımın soru işaretlerinden birini pek güzel yok ediyor. Hayatımın hiçbir döneminde kahve içtiğim için uykusuz kalmış yahut sabahlamak maksadıyla kahveye sarılmış değilim. Öte yandan, özellikle son bir yıldır, günün ilk kahvesini içene kadar tam anlamıyla ayılamıyor ve hakkıyla ısınmamış bir sıralı altı silindirli gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. 
Fakat benim gibiler için kötü haberler veriyor Brillat-Savarin. “Sağlıklı bir insan günde iki şişe şarap içerek uzun yıllar yaşayabilir fakat aynı miktarda kahve ile çok uzun süre dayanamaz,” diyor. Buna gerekçe olarak ise, kahvenin göründüğünden çok daha ciddi bir uyarıcı olmasını öne sürüyor. Uyarıcı demişken, az sonra gecenin ikinci kahvesini demleyecek ve Balzac’ın Modern Çağ Uyarıcıları Risalesi’ni üçüncü kez okuyacağım. Belki bu kez yazarı kıskanmayı bırakır ve kahveyle ilgili araştırmalarıma huzurla devam edebilirim… Ülkemizin küfür ihracatında önemli bir paya sahip olan Adana'nın, Nisan ayında böylesine romantik bir şehre dönüştüğünü görünce, kebap yemekten vazgeçip portakallı ördek hayalleri kurmaya başladım. Koca bir şehrin henüz açan portakal çiçeklerinden dolayı türüm türüm koktuğunu düşünün. Bahara alerjili sol gözümdeki kızarıklığı dahi unutturan bu nefis kokunun ılık esintilerle taşınması ise bambaşka bir keyif. Ancak yaz tatilinin üçüncü ayındaki ilkokul çocuklarında bulunacak türden bir akşam miskinliğiyle, kendimi kaldırım kafelerinden birine attım. Derken, iki kulağının üzeri sigaralı bir çocuk yanaştı ve alır mısın abi dedi. Sigara içmiyorum, dedim. B*k iç dedi... Kendime gelmiş ve ciğere düşmek vaktinin geldiğini anlamıştım. Aramıza yaklaşık bir yıl önce katılan ve fotoğrafın üst kısmında arzı endam eden M3 yüzünden, konfor alanımızda ciddi bir daralma oldu. Bilstein marka sofistike süspansiyonların alçalttığı gövde yüzünden orada burada apaçi damgası mı yemedik; Turner Motorsport üretimi kompetisyon grade yürüyen aksam parçaları yüzünden her kasiste böbreklerimiz mi kopmadı; Sparco yarış koltukları yüzünden uzun yolculuklarda felç mi olmadık... M3'ün tamamen piste odaklanan ve fabrika ayarlarından bir hayli uzak olan karakteri Naz'daki zarafete, Ümitcan'ın Impreza'sındaki efendiliğe karşı olarak doğmuş gibiydi. Fakat bugün ilginç bir şey oldu ve ilk kez piste çıkardığımız M3, hiç görmediğimiz kadar mutlu bir otomobile dönüşüverdi. Yarış koltuklarının, yarış süspansiyonlarının ve hafiflik maksadıyla sökülmüş parçaların bir anlam ifade etmeye başladığı o anları deneyimlemenizi isterdim. Trafikteki avuçları terli, anksiyete dolu M3 gitti; aylar sonra evine dönmüş gibi davranan bir M3 geldi. Bu deneyimin Spa'yı, Ring'i, Laguna Seca'yı hak ettiği konusunda hemfikir olduk ve pistte hızlı turlar attığımız otomobilimizle mutlu mesut eve döndük. Darısı Eau Rouge'ların, Karussell'lerin, Corkscrew'lerin başına... Kahve ile alüminyum arasındaki romantik bağı fark ettikten sonra, bir önceki gönderimde de bahsettiğim üzere, iki kitap sipariş ettim. Bu kitaplar kafein ve alüminyum aşkının analizine kahve ile başlamamı sağlayacak. Daha doğrusu sipariş verirken düşündüğüm buydu…  Ne var ki, aydınlanma çağının aydınlarından biri olan Brillat-Savarin’in Lezzetin Fizyolojisi ya da Yüce Mutfak Üzerine Düşünceler isimli eserinde farklı ve fazlasıyla heyecan verici bir dünya buldum. Gerçek bir yemek sever olan yazar, yemek kültürünün pis boğazlılık ile karıştırılmasından duyduğu rahatsızlıkları ve önemli bir bilim dalı olarak gördüğü gastronominin inceliklerini anlatıyor kitabında. Brillat-Savarin gibi bir aydının düşüncelerinde, kendi fikir dünyamdan bazı renkler yakaladığımı söylersem umarım cüretimi hoş görürsünüz. Fakat bir otomobil sever olarak, otomobil sevdası ile apaçiliğin karıştırılmasından duyduğum rahatsızlığın, 18. yüzyıl aydınlarından biri tarafından yemek kültürü konusunda hissedildiğini görünce kendimi biraz arkalanmış hissettim. Kim bilir, belki otomobil kültürüne ve otomobillere dair ömürlük notlarım bir gün kitap olur ve adını Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler koyarım…
Sağdaki eser ise, az evvel bahsettiğim kitabın sonsözü olarak, Balzac tarafından kaleme alınmış. Bu durumda Yüce Otomobil Üzerine Düşünceler’in sonsözünü Jeremy Clarkson yazmalı… Balzac, modern zaman uyarıcıları olarak isimlendirdiği beş maddeye dair düşüncelerini ve tecrübelerini anlatıyor incecik kitabında. Bu arada beş maddeden birinin kahve olduğunu sanıyorum tahmin etmişsinizdir. Kitapları bitirmem biraz zaman alacak gibi görünüyor fakat acelem yok. Çünkü her cümlesinden ilham sızan bu aydınları anlamak ve hissetmek aceleye gelmemeli.
Kahve ve alüminyum hikayemin sonraki gönderileri, görseldeki kitaplardan aldığım notlardan oluşacak ve bu eserlerin ardından, sıra birkaç bilimsel makaleye gelecek. Böylece, gidişatından huzursuz olduğum ve bir an önce emekliye ayrılmasını beklediğim gezegenimizin iki yüz elli yıl önceki güzel günlerinde, biraz olsun huzur bulabileceğim. Hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan alüminyum ile modern insanın hiperaktivite ihtiyacını karşılayan ve aynı şekilde hafifliği, sürati, dayanıklılığı ve canlılığı vurgulayan kahve.
Kendi zamanındaki teknolojik sınırların belini kıran ve Octane dergisinin Nisan kapağını harikulade poposuyla süsleyen Porsche 959 sayesinde, bugün alüminyumu düşündüm. Alüminyumu düşünmek tuhaf bir ifade oldu farkındayım… Ne var ki, tekerlek üzerinde hareket eden herhangi bir nesneye ilgi duyup da, alüminyumdan etkilenmeyecek birileri yoktur diye tahmin ediyorum. Her açıdan erotik, her açıdan tahrik edici bir materyal.
Alüminyum konusundaki gözü dönmüş yaklaşımım, kahve tüketimi için de geçerli. Kahve içtiğim ‘fincanın’ ölçüsü ne tür bir yaklaşımdan bahsettiğimi gösteriyordur sanıyorum. Porselenden imal edilmiş bir espresso fincanındaki zarafet yetmezmiş gibi, bu fincanı işaret parmağıyla havada tutarak zarafete zarafet katan ve aynı anda diğer elindeki geleneksel edebiyat dergisini okuyan birinin naifliğine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zira üç shot espressonun üzerine, yaklaşık yarım litrelik bir porsiyona ulaşana kadar, koyduğum kaynar suyun sıcaklığı ile Porsche 959’un poposundaki sıcaklığı bir araya getirmeyi tercih eden biriyim.
Bugün alüminyumu düşündüm. Kahve içiyordum. Sonra konuyla ilgili bir şeyler okumaya başladım. Minik metinler birkaç makaleye, birkaç makale ise sipariş edilmiş birkaç kitaba dönüştü. Kafein ile alüminyumun aşk hikayesi bütün uykumu kaçırmış, içim uzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanıyla dolmuştu. Galt MacDermot’un Coffee Cold’u çalıyor, bense bu hikayenin neresinden tutunsam diye düşünüyordum.
Hazır olun, buralar biraz kahve kokacak… Biraz da alüminyum. Weihenstephaner köpüğüm #naz #bmw #z3coupe #shootingbrake #bmwrepost Bunca zamandır neredeydim?
* 1.7 litrelik dizelim ve JDM çıkartmalarımla Vauxhall Team Turkey buluşmalarında Doblo mu kovalıyorum? Hayır dostlar, hayır.
*E5’te makas atarken ölmüş olabilir miyim? Hayır, ölmedim. Hamdolsun, trafikte oldukça bilinçli kullanıyorum. Trafikte insan gibi hareket eden fakat sorumsuz, bencil ve cahil yaratıklar yüzünden kaybettiklerimiz için burada biraz durup düşünelim. Toprağın bol olsun Erdal Tosun. *Seksi bir İtalyan otomobiliyle sürüş yaparken, ilk kasiste başıma düşen sunroof yüzünden hastanelik oldum desem? Suçu İtalyanlara atmanın lüzumu yok. Yonca yapraklı Julya’yı severek izliyoruz.
*Jeremy Clarkson ve ekibinin karşı konulamaz ürünü yüzünden torrent sitelerinde kaybolmuş ve müsaade istemeden açılan arsız reklamlardan birine dönüşmüş de olabilirim. Şaka bir yana, The Grand Tour rüya gibi olmuş. Top Gear’ımızın eski samimiyetini arattı ama buna da şükür.
*Uygun fiyatlı bir Amerikan cipini yükseltip, ekstrem spor yaptığımı sanarak ekstrem bir bira içicisine dönüşmüş olma ihtimalimi düşündüyseniz, hayır. Göbeğim yok ve ezik değilim.
*Fakirlikten motosiklete düşecek gibi olduğum doğrudur fakat motosikletten düştükten sonra üzerimden hafif ticari geçmesini istemedim, vazgeçtim. İstanbul’da benlik bir iş değil…
*Bunca zamandır işimdeydim, gücümdeydim ve sosyal mecraların pek sosyal hallerine biraz ara vermek istedim. Durduk yere beklentiyi yükseltmenin lüzumu yok fakat yine buralardayım ve arada bir üç beş kelime karalıyor olmayı planlıyorum.
*Bahar kokusunun ortaya çıktığı şu günlerde, albümümde olgunlaşmış bir fotoğrafla, sağlıcakla. Anahtarını iade et, metroyla efendi efendi otele dön. Hayır, valize sığma ihtimali yok. Tamam, o da seni çok özleyecek...
%d blogcu bunu beğendi: